3 Aralık 2018 Pazartesi

28 Kasım 2018 Çarşamba

HIDE "Close Your Eyes" Live in Brussels

13 Kasım 2018 Salı

Müzikte İnisiyasyon - Doom

Altı sene önce yazdığım bir zırva; artık herhangi bir önemi yok, zaten kötüydü. Yine de güzel bir denemeydi. Basılmadı zaten. ÖNSÖZ 20.yüzyılda Türkiye’de ve dünyada, önceden de olduğu gibi birçok arkeolojik kazı gerçekleştirilmiş; bu sayede özümüze, geçmişimize biraz daha yaklaşmış; her seferinde de şaşırtıcı sonuçlar elde etmiş olmakla birlikte, kafalardaki soru işaretleri de artmıştır doğal olarak. Türkiye’de Çatalhöyük, ardından Marmaray kapsamında yapılan kazılarda bulunan mabetler, daha sonra da Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’de ilk tapınağın ortaya çıkmasıyla, Mezopotamya’nın önemi ve değeri iyice anlaşılmış ve daha da merak edilir duruma gelmiştir. Neolitik Çağ’a ait bu tapınaklar, bildiklerimiz üzerine tekrar düşünmemizi sağlamış; kendimizi de sorgulamamıza neden olmuştur bir bakıma. Bilinenin aksine, tarih öncesine ait insanlar, sandığımız kadar ilkel değillermiş ve yetenek konusunda bizden eksik kalır yanları da yokmuş gördüğümüz kadarıyla. Bir diğeri de; hiyerarşinin sağlandığı sınıfsal topluluklardan oluştukları; organize çalışıp bazı objelere, eşyalara, resimlere vb. şeylere metaforlar yükleyip, bunları kutsallaştırdıklarıdır. Bugün, bizlerin de farklı şeylere değişik anlamlar yükleyip metalaştırmamız gibi sanki. Eril tanrılar /inançlar yerine tanrıça kültünü benimsemişler ve kadınları kutsal varlıklar olarak görerek hayatlarını bu doğrultuda sürdürmüşlerdir. Uzaktan; daha doğrusu, binlerce yıl sonra bakıldığında, şimdikinden çok daha huzurlu bir hayata sahip olduklarını bile düşünebiliriz. Bu çalışmada, eski medeniyetlerin başlangıcından günümüze kadar, insan hayatını etkileyen çeşitli halleri ve bazı düşünce yapılarını kısaca ele alıp, müzikle bağdaştırmaya çalışacağım. Bundan iki sene önce şekillenmeye başlayan bir düşünceydi ve ne yazık ki sadece düşüncede kalmıştı. Sadece rock ve rock müzik tarihiyle ilgili, daha çok grupları kişisel yorumlarımla ele almayı istediğim, sözlük benzeri bir çalışma hazırlamayı düşünüyordum. O zamanlar etrafımda kimse yoktu ve ne yapacağımı da tam olarak bilemiyordum. Sanırım güvenim de bugüne kıyasla oldukça azdı; böylelikle bu düşünce de bir süreliğine rafa kalkmış oldu. Ama aklımda her zaman bir yer edinip, beni meşgul ediyordu. Zaman geçti, hayatımda bazı değişimler oldu, yıllar geçtikçe biraz daha oturmaya başladı bazı fikirlerim. Müzik, çocukluğumdan beri hayatımdan hiç eksik olmadı, son yıllarda müzik yelpazemi de epey genişletmiştim. Yıllarca kişisel blog sayfamda çeşitli paylaşımlarda bulundum. Şans eseri 2011 yılında Gonzo Corpus ve ekibiyle tanışmış oldum. Bu kitap öncesi başka bir öneri çıktı karşıma; fakat bu öneriye karşı ‘’Müzikte İnisiyasyon: Doom’’ fikrini ortaya attım. Sevgili dostum Halil Duranay da bana güvenerek teklifimi kabul etti. İlk başta, sadece günümüz doom gruplarını, ve bu grupların öncesini ve sonrasını ele almayı düşündüm. Sonra müzisyenleri ve dinleyicileri bu müziğe iten şeyin ne olduğunu merak edip, düşünmeye başladım. Okuduğum kitaplar ve dinlediğim son dönem müziklerin de etkisiyle, alanımı biraz daha genişletip, birden çok konuyla bağdaştırmaya karar verdim. Sonuçta, bu müzik de tüm bunlardan; eski kültürlerden, ezoterizmden, okültizmden, dinlerden, tarihten, karanlıktan, yalnızlıktan, depresyondan, felsefeden, düşünceden, inançtan, gizemden, tanrıdan, şeytandan vb. birçok şeyden besleniyordu. Sıradan ve anlaşılması kolay bir müzik olmadığından, kısaca bahsetmek zor olacaktı. Müzik piyasası, müziğin bugünlere gelişi, doom müziğin son yıllarda neden popüler olduğuyla ilgili konuları ele almaya çalışacağım. Bunu yaparken de, olayın en başına geri dönüp, günümüze kadar ulaşmak en büyük amacım. GİRİŞ Dünyanın varoluşunu 4.5 milyar yıl, bugünkü şekliyle modern insana benzeyen 'homo sapiens' örneğinin ortaya çıktığı tarihi de 200 bin yıl öncesi olarak kabul edersek; ağır ilerleyen, sancılı bir süreçten geçtiğimizin altını çizmeme gerek yok sanırım. Son zamanlarda, Maya takvimi, foton kuşağı ve yeni çağ inanışları tarafından desteklenen bir fikre göre; 24 saat olan bir tam gün aslında zamanın olduğundan hızlı ilerlemesinden dolayı, şu an bizlere 18 saat gibi gelmektedir. 200 bin yıl önce düşünme yetisini yeni kazanan homo sapiens'in ilk ortaya çıkışından günümüze gelecek olursak ve sadece son bir yüz yıla göz atarsak, gerçekten de bazı olayların normalden daha hızlı ilerlediğini söyleyebiliriz. Bunda, çeşitli sebepler aramamak da elde değil tabii. Örneğin, nüfus artışı ve teknolojik ilerleyişle birlikte, tüketim alanlarının çoğalması ve her geçen gün yenik başladığımız teknolojik alışkanlıklar (yenilikler) sebebiyle, bazı gelişmelere yetişebilmemiz mümkün değil. Önümüzdeki seçeneklerin çoğalması onlara vakit yetirebilme şansımızı azaltıyor; hatta zaman, artık bize yetmemeye başlıyor. Eski bekleyiş, sabır; yerini öfke, panik ve sabırsızlık durumuna bırakmış durumda. Böylelikle, önümüzdekini hazırca tüketip, “sıradaki nerede?” diye hayıflanan insanlar haline geldik. Tüketim toplumu, teknoloji çağı, tamamıyla bizim doyumsuzluğumuza hizmet eder hale çoktan geldi bile. Yaşadığımız anı, an be an internet üzerinden canlı olarak yayımlıyor, her şeyin elimize hazır bir şekilde gelmesi için koşullandırıyoruz kendimizi. Bu kadar hızlanırken, pratikleşirken her şey; aynı zamanda vakitsizlikten, okuyamamaktan, düşünememekten de yakınır olduk nedense. Kopyala yapıştır mantığı ise, yalnızca bilgisayarların yaşamımıza hızla girmesinden ibaret bir olgu değil aslında. Yaşamın başlangıcını bile sorgularken, dogmatizm peşimizi bırakmıyor, kesin ve net setler çekiyor önümüze. Bizim yerimize karar veren bir gizli güç ya da düşünce yapısı muğlak bir şekilde oluyor hep. Son yıllarda, artan bir şekilde mitoloji, felsefe, tarih, parapsikoloji, ezoterizm, spiritüalizm gibi konularda bazı araştırmalarda bulunulunca, üstüne de kısaca düşünülünce bize dayatılan gerçeklerin gizli bir geçmişi olduğunu, geçmişte aynılarının yaşandığını görüyoruz şaşırmış bir halde. Amerika kıtasının aslında keşfedilmediği, orada çoktan beridir eski uygarlıkların yaşadığı, kadim toplumlara uygulanan baskı neticesinde kendilerine ait önemli kutsal metinlerin bir amaç uğruna acımasızca yakılıp yıkıldığına dair hikaye örnekleri çokça kez karşımıza çıkıveriyor. Bu çalışmada, düşünce yapısının, dogmacılığın, dayatılan fikirlerin, politik diktanın, teolojik baskının, binlerce yıl önce başlatılan sistemin, ataerkil toplumun; sanata, müziğe ve en önemlisi insanlara etkisini, kısa bir şekilde incelemeye çalışacağım. Kadim uygarlıklardan, ezoterizmden, dini bilgilerden de elimden geldiğince yararlanıp örnek vermeye çalışacağım. Doom olarak nitelendirdiğimiz bu müziğin geçmişini ve insanları nelerin buna ittiğini araştıran yorumlarda bulunacağım. Tarafsızca bakıp, eleştirel bir yaklaşımla faydalı olacak bir şekilde noktalayabileceğimi umuyorum. “Tarih tekerrürden ibarettir” lafını da çocukluğumuzdan beri defalarca duyduğumuza göre, pek anlaşmazlık yaşamayacağız sanırım. Hayat da, tarih de, müzik de aslında tamamen bir tekrardan ibarettir. I.BÖLÜM: DOOM’UN EZOTERİK KÖKLERİ Başlangıç: Yaradılış Eski Ahit’in ilk kitabı olan Genesis’te, öncesinin ve sonrasının vurgulanmadığı, yerin ve göğün yaratılması öncesinde engin bir karanlıktan söz edilir. 1967 çıkışlı ünlü İngiltereli progresif rock topluluğu da ismini buradan alır. Yine Eski Ahit’in ilk kitaplarından olan Exodus da, İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışını anlatır; bu isme sahip Amerikalı thrash grubu Exodus ve yine oldukça bilinen bir Bob Marley albümü de bulunmaktadır. Eski Ahit’e esin kaynağı olduğu düşünülen Akad ve Sümer kozmolojisinde de son yıllarda Mayalar sayesinde dilimize dolanan, düzenin kurucusu olan Marduk ve Tiamat’ın savaşı ele alınır. Bu iki isimde de yine müzik grupları bulunmaktadır. Tiamat; İsveçli bir deneysel, atmosferik doom grubuyken, Marduk; Tiamat’a göre biraz daha sert sayılabilecek, sonraki yıllarda hız açısından temposunu düşüren yine İsveçli bir black metal grubudur. Bahsedilen metinde de, Marduk, Tiamat’ı parçalayarak düzeninin oluşmasını sağlar. Marduk, ayrıca Babil inançlarına göre tanrıların en yücesidir. Akad kültürüne ait Enuma Eliş’te de yeraltı suları Abzu ve yer üstü okyanusu Tiamat, sularını birleştirip evrenin oluşumunu başlatmıştır. Abzu, büyük ihtimalle Amerikalı black, thrash, death metal grubu Absu’ya isim açısından ilham kaynağı olmuştur. Hint kozmolojisinde ise; evrenin başlangıcının ve sonunun olmadığını, belirli süreçlerde düzenin yıkılıp tekrar başladığını görüyoruz. Tıpkı geçtiğimiz yıl sonunda adından çok bahsedilen Mayalar’da olduğu gibi döngüsel bir süreçten bahsediliyor. Bir dönem bitip bir yenisi başlıyor bu düşünce yapısına göre. Değişen Mısır mitolojisinde de döngüsel bir süreçten bahsedilir. Yok oluş gerçekleşir, nihai karanlık geri döner ve her şey en baştan yeniden oluşur. Kısacası, tüm kadim uygarlıkların bırakmış olduğu eserlere, yazıtlara, belgelere, inanç sistemlerine baktığımızda birçok ortak nokta ile karşılaşıyoruz. Eşsiz bahçe: Cennet Sudan, çamurdan, kaburga kemiğinden meydana getirildiği iddia edilen ilk insanın, genellikle canı sıkılan tanrı ya da tanrıların günlük işlerini yapması amacıyla yaratıldığı anlatılmaktadır çeşitli kaynaklarda. Karşımıza çıkan diğer kaynaklarda ise hiçbir amaç olmaksızın yaratıldığı da düşünülür. Yine birbiriyle birçok benzer unsur taşıyan bu anlatımlarda dikkat çeken, ‘’cennet’’ kavramı ve ilk günah sonrası ‘’cennetten kovuluş’’ mitleri olsa gerek. Örneğin Sümer inancına göre Dilmun adında (tahminlere göre şimdilik yazılı olarak cennet kavramının geçtiği ilk yer) oldukça temiz, huzurlu, berrak bir ülke varmış. Bu ülkede ne ölüm bilinirmiş ne de hastalık. Mutluca yaşayanların ülkesi olmasına rağmen, hayvanların ve bitkilerin yaşaması için gerekli olan tatlı su bu ülkede yokmuş. Bunun üzerine su tanrısı Enki, güneş tanrısı Utu’ya yerden tatlı su çıkarmasını emretmiş. Bu sayede Dilmun, yeşilin ağırlıkta olduğu, meyve tarlaları ve eşsiz çayırlarla kaplı tanrısal bir bahçe haline gelmiş. Bunun üzerine, büyük ana tanrıça Ninhursag sekiz bitki filizlendirmeye karar vermiş; bu bitkileri, üç kuşak tanrıçaya hayat verip, zorlu bir süreçten geçtikten sonra var etmeyi başarabilmiş aynı zamanda. Bir olasılığa göre de; Enki, bunları tatmak istemiş, iki yüzlü tanrı İsimud da, bu değerli ve emek harcanarak oluşan bitkileri teker teker koparıp Enki’ye getirmiş ve Enki de bunların hepsini yemiş. Ninhursag öfkeden kudurmuş ve Enki’ye ölüm laneti okumuş. Ninhursag, kararından dönmeyeceğini belli etmek için bir süre ortadan kaybolmuş. Ninhursag’ın laneti ve gidişi üzerine Enki’nin sağlığı bozulmuş ve sekiz organı hastalanmış. Bu durum üzerine bütün tanrılar yas tutmaya başlamışlar. Sümer tanrılarının kralı, hava tanrısı Enlil de çare bulamayınca, ortaya bir tilki çıkıvermiş. Hak ettiği gibi ödüllendirilirse Ninhursag’ı geri getirebileceğini söylemiş ve sözünü tutarak Ninhursag’ı tanrılara getirmeyi başarmış. Ölmekte olan hava tanrısını iyileştirip, yanına oturmuş. Hangi organlarının ağrıdığını sorup, sekiz sağaltıcı tanrıyı yaratmış. Böylelikle, Enki de sağlığına kavuşmuş. Anaerkil dönemden ataerkil döneme geçişin nasıl gerçekleştiğini, Mısır ve diğer uygarlıkların kozmogonilerinde androjen tanrıların mastürbasyonuyla (meniyle) varolduğuna inanılan evrenin zaman içerisinde nasıl olup da erilleştiğini anlamak ilk bakışta zor görünebilir, ancak, bir o kadar da kolay aslında. İlerleyen bölümlerde, bu birbirleriyle görünürde alakası olmayan konuların, müzik endüstrisiyle nasıl bir bağlantısı olduğunu daha derinlemesine masaya yatıracağız. *Kaynak: Samuel Noah Kramer - Tarih Sümer'de Başlar 19.Bölüm Cennet Syf: 180 İlk insan ve Cennet’ten kovuluşu: Ezoterizme Giriş *Adem’le Havva sevimli hayvanlarla vakit geçirirken, aralarından biri farklı bir beceri geliştirerek Yehova’nın boşluğunu yakalar. Yeteneğiyle yaratıcısını şaşırtan bu hayvan, konuşan bir yılandır. Tanrı, Adem ve Havva’yı ‘kendi suretinde’ yarattıktan sonra bahçede bulunan iyi ve kötü bilgi ağacının meyvesine dokunmamalarını emretti. Yılan boş durmayarak fırsatını bulup Havva’yla konuşmaya çabalıyordu ve şunu sordu Havva’ya: “Tanrı gerçekten bahçedeki ağaçtan yememeni mi söyledi?” Bunun üzerine Havva, bahçenin ortasındaki ağaçtan meyve yemeyi Tanrı’nın yasakladığını tekrarlayınca, yılan da ölmeyeceğini söyledi ona. “Tanrı bilir yediğinde gözlerin açılır ve sen de Tanrı gibi olursun, iyiyi ve kötüyü bilirsin belki de” diye ekledi. İlk hazsal zevkin başladığı an bu olabilir; ayrıca gözleri açılan bu iki insanın, çıplak olduklarını fark ettiklerinde utanma duyguları başlar; incir yapraklarıyla açıkta kalan yerlerini kapatırlar. Derken, Tanrı gelip “neredesiniz?” diye sorunca, çıplak olduğunu söyleyen Adem, korktuğunu da belirtir Tanrı’ya. “Size çıplak olduğunuzu kim söyledi?” diye soran Tanrı, devamında: “size yememenizi söylediğim ağaçtan meyve mi yediniz?” der. Sonrasında ikisi de birbirlerini suçlar ve Tanrı da onları cezalandırmaya karar verir. Suçlu da elbette “Havva”; yani kadındır. *Kaynak: Şeytanın Gizli Tarihi - Lynn Picknett Yasak Meyve Syf: 24 Neden Yayınları Öncelikle burada betimlenen yılan, Sümer, Mısır, Hint ve mezo Amerikan uygarlıklarında oldukça önemli bir yere sahiptir. Yaratımı ve yok edimi sağladığı vurgulanır. Bir diğer önemli ayrıntı da ilk “ezoterik paylaşım”ın yapılmış olmasıdır. Tamamen aynı olmamakla birlikte Sümer Cennet mitiyle de benzerlikler oldukça fazladır. Sözlü iletişim: Dil Yaklaşık iki milyon yıl önce taş atölyeleri kuran, elli ile yüz bin yıl önce de Afrika dolaylarından göç etmek durumunda kalan insanoğlu; uzun ve ağır ilerleyen süreçten sonra tahminimce, geçirdiği evrim ve çeşitli imkanların keşfedilmesiyle beraber büyük bir ihtiyaç içerisine girmiş oldu. Bu da, şu anda bile büyük eksikliğini hissettiğimiz diyalog, dil, kısacası ‘’sözlü iletişim’’ olmalıydı. İş paylaşımında yaşanalar / paylaşılanlar ve kısa komutlar dışında kendini ifade etmek isteyen ya da derdini farklı şekilde anlatma ihtiyacı duyan insanoğlu, yazıyı ve dili icat ettikten sonra, geriye düşünmek ve bu konuda üretmek kalmıştı. Zamanla avcılıktan tarıma geçiş sağlanmış; kadına ve kutsal anne kültüne büyük değer atfedilmiş; barınma ihtiyacından sonra ilk sanatsal çalışmalar ortaya çıkmış, doğaya ve tabiat anaya muazzam derecede saygı duymakla kalmayıp, her zaman şükranlarını sunmuş eski kadim uygarlıklar. Ezoterizm İki çeşit ‘’ezoterizm’’ olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilkini popüler kültürle birlikte hayatımıza girmiş olan gizemcilik akımı ve çeşitli uzantıları; diğerini de zor koşullardan / süreçlerden geçilerek elde edilen, son derece gizli oluşum veya bilgiye ulaşma durumu olarak açıklayabiliriz. Ezoterik, içsel ve gizli manasına gelen Yunanca ‘’esoteros’’ kelimesinden gelmektedir. Zamanla Latince’ye ‘’occultus’’ olarak çevrilmiştir. “Okültizm” ile “ezoterizm” birbiriyle benzerlikler gösteriyor olsa da, birbirinden farklı düşünce yapılarına sahip veya farklı amaçlarla hareket eden oluşumlardır. Şöyle ki; biraz önce de bahsettiğim gibi, okültizmin, bugünkü kullanımıyla 19. yüzyılda okültist Eliphas Levi sayesinde popüler hale geldiği söylenebilir. Kökleri oldukça eskiye dayansa da, ezoterizm ile okültizm arasında değişik özellikler vardır. Okültizm; büyü sanatı, çeşitli tılsımlar, bazı metafizik olayların icrası vb. özellikleri uygulamaya daha yakınken, ezoterizm; İslam dininden tutun, mason örgütlerine, Kuru Kafa ve Kemikler Örgütü’ne, çeşitli din içi ve dışı tarikatlara, farklı fraksiyonlara ayrılan, daha çok içselliğe yönelik ve gizli tutulan bilgilerin, son derece gizli ve herkesle paylaşılması mümkün olmayan sırların saklandığı gizemli bir işleyiş tarzına sahiptir. Özellikle, Roma’da ana tanrıça kültünü yaymak isteyen kardeşlik örgütleri buna belki de en iyi örneklerdendir. Sibylline, Demeter, Anadolu tandanslı Kybele kültü ve devamında gelişen Pythagoras kardeşliği, binlerce yıldır süregelen gizli bilgileri kuşaktan kuşağa aktarmak amacıyla kurulmuş, üyelerini son derece titizlikle seçen gizli örgütlerdir. İçeridekiler ve Dışarıdakiler (Esotero, Eksotero) Mantık olarak, ezoterizmin ana yapısını bu iki kavram oluşturuyordu; ilk grubu; esotero grubunu, inisiye edilen, kabul edilmiş üyeler ve bu vasfa sahip önemli kişiler, (üstadlar, bilge rahipler vb.) ikinci grubu; eksotero grubunu da, üyeliğe henüz kabul edilmemiş, hala sınanan inisiye adayları ve genel olarak da sıradan halk oluşturmaktaydı. Buna da bazı kadim uygarlıklarda kurbanların adandığı, şenlikli ve özellikle müziğin de yer aldığı, önemli günlerde gerçekleştirilen çeşitli ritüeller örnek gösterilebilir. Sıradan halka her zaman olduğu gibi, belirli miktarda bilgi açıklanır, ayinin görünen ve bilinmesi istenen kadarı paylaşılırdı. Bilmesi gereken önemli ve az sayıda insanlar (kral, rahipler, üstadlar, inisiye olmuş olanlar) tapınakların içine girip, asıl ayine katılabilirdi. İnisiyasyon Nedir? İnisiyasyon, örgütün, dini grubun ya da tarikatın işleyişine ve kurallarına göre farklılıklar gösterebilen bir sınav aşamasıdır. Önce üye seçilir ve kurul tarafından karar verildikten sonra denemeye alınır. Çeşitli şartlar koşulur ve üye bunlara dayanabilirse bir üst aşamaya geçebilir. Genel olarak inisiyasyon buna bağlı hareket eden bir yapıya sahiptir ve zorlu bir süreçten oluşur. Çetin aşamalardan geçebilirse aday, yıllar sonra aydınlanmış, farkındalığı yakalamış, yeniden doğmuş, illüzyonu fark edebilmiş vb. niteliklere sahip olup, bilgelik anlamında çeşitli özellikler kazanabiliyordu. Çeşitli Ezoterik Oluşumlar ve İnisiyasyon Çeşitleri Hemen hemen bütün inisiyasyonlarda, inisiye adayının dış dünyayla bağının koparılması ve içsel potansiyelin dışa çıkması adına ona ölüm, karanlık, yalnızlık, alegorik şekillerde deneyimlendirilir ve bu sayede yeniden doğuşu hissetmesi ve içindeki gizli gücü açığa çıkarması sağlanır. Buna bağlı olarak, her gizli örgütte farklı kurallar bulunmaktadır. Örneğin Pythagoras’ın kardeşlik kültünde adayların kesinlikle güvenilir olması, ayrıca vejetaryen diyeti benimsemiş olması gerekirdi. Tapınak Şövalyeleri ve Catharlar’da da aynı şartla (vejetaryen diyet) karşılaşıyoruz. Kanı dökülen bir canlının etinin yenilmemesi gerektiğini öne süren ve savunan düşünce, tanrıça kültünü taşıyan birçok örgütlenmede geçerliydi. İnisiye adayları dikkatle seçildikten sonra, bu sefer çeşitli aşamalara sokuluyor ve Pythagoras’ı uzun zaman (yaklaşık beş yıl) boyunca göremiyorlardı. Bunların yerine üst seviyeye erişmiş vekilleri devreye giriyordu. Ketumiyet en önemli kurallardan biriydi ve beş yıllık bir suskunluk dönemi de zorunluydu. İnisiye adayı beş yıl boyunca kimseyle konuşmuyor, iç sesini dinliyor, müzik, matematik, teoloji ve felsefe gibi alanlarda eğitim görüyordu. Uzun yıllar sonra, bütün bu dereceleri geçebilirse, Pythagoras ile karşılaşma şansına erişebiliyordu. Alkol ve cinsellik de yasaktı. Kadınlar önemli bir yere sahipti ve temel yapı kadının kutsallığı üzerine kurulan ana tanrıça figürüydü. Tek tanrılı dinlerin yaygınlaşmasından sonra alaşağı edilen; kadının, doğanın, bilgeliğin, gizemciliğin, ebedi sırların ortaya yavaşça çıkarılıp, dünyada kardeşçe bir arada yaşanmasını amaçlayan, komünal düzene sahip bir kardeşlik örgütüydü. Bu düşünce; bazı güçler tarafından tehdit olarak görülüp, yine aynı güçler tarafından yıkılana dek devam etti. Bütün ezoterik örgütlenmelerde ana kural gizlilikti. İnisiye olanlar ya da olamayanlar dışarı asla bilgi sızdıramazlardı. Masonik örgütlenmeler de tanrıça kültünün devamı niteliğini taşıyor olsalar da; üye adayı olarak bile kadınları içeri sokmadıkları yaygın bir kanaattir. Ancak, bu yaygın kanaatin aksine kadın üyelerin de kabul edildiği mason fraksiyonlarının bulunduğu bilinmektedir. Bu bilginin neden gizlendiği bilinmez ancak; ezoterik örgütlerin ilk ve kesin kuralının gizlilik olduğunu da tekrarlamak gerekir. Gizlilik ilkesi birden çok düşünce algoritmasında mevcuttur ve kendini korur. Her ne kadar geleneklerimizden koparılıp, kendimize, dünyaya yabancılaştırılmaya çalıştırılsak da bu, değişmeyenlerdendir. İnisiyasyonu hepimiz uygular ve ona göre hayatımıza birilerini sokar veya çıkarırız. Çevremizdekilere belirli süreler tanır, onları test edip onayladıktan sonra kararımızı veririz. Devlet politikalarında da ezoterik kuralcılık kendini ilk savaşçı medeniyetlerin kurulmasından beri korumuş ve bu doğrultuda ilerleyerek devam etmiştir. Cennet’ten kovulma hikayelerinde de gördüğümüz üzere, ilk bilgi, ilk sır, ilk gizemli cümleleri insanoğluna aktaran; şeytan, yılan, tilki gibi etiketlere maruz kalan ışığın getiricisi, entelektüel bilginin aralayıcısı ‘’Lucifer’’ ile başlamış olur aslında ezoterizm. Kadını suçlayan, eve kapatan, haklarını elinden alan, cadılıkla suçlayan, yakan, kıskanan, ikinci plana atan bu düşünce, yaklaşık beş bin yıldır da eksiksiz bir şekilde işlemektedir. Anaerkil Dönem ve Ataerkile Geçiş Tanrıça kültünü ve tarıma bağlı kutsal anne kavramını yaratan ‘’anaerkil toplum’’un ne olduğuna kısaca göz atalım: ne olmuştu da tanrıçalar, eril tanrılara dönüşüvermişti beş bin yıl içinde? Neolitik dönemin, birçok toplumbilimci ve bu konuda uzman kişiler tarafından önemli ve hatta devrim niteliği taşıdığı kabul edilir. Bu sayede insanoğlu, alışkın olmadığı bir refaha ve yaşama kavuşmuş, yenilikle birlikte köklü bir değişime tanıklık etmişti. Çevredeki meyve ve bitkiler tükenmesi ve avlanacak hayvan bulmadaki zorluklar sebebiyle da zaman zaman açlık çeken insanlar, tarımın keşfedilmesiyle kadına büyük değer vermeye başladılar. ‘’Tanrıça kültü’’nün oluşması ve ‘’tabiat ana’’ya büyük saygı duyulmasındaki asıl sebep buydu. Tohum ekip, tarla sulayıp, sebze yetiştirmenin türlü yöntemlerinin keşfedilmesiyle, dünya üzerindeki kareler de yavaş yavaş oturup, değişmeye başladı. Artık insanlar sürekli göçten kurtulup kendi ürünlerini üretebiliyordu. Bu sayede de, yerleşik düzene geçip, yaşam alanları oluşturmaya başladılar. Kolektif bir şekilde çalışıyorlar, eşit derecede paylaşıyorlar, ortak ve kardeşçe yaşamlarını devam ettiriyorlardı. Bu refah düzeyinin yakalanmasının sebebi de, toprağı işleyip, tabiat ananın nimetlerini keşfeden ‘’kadın’’lar olmuştur. Ataerkil toplumlardaki hegemonya etkisinin, anaerkil düzende yer almadığını ve herhangi bir eşitsizliğin de bulunmadığını söylemek mümkün. Tam aksine, üstünlüğün ne kadında ne de erkekte olduğu sınıfsız bir yapıya sahiplerdi. Paylaşımın ve ortaklaşa yaşamın sürdürüldüğü, cinsiyetler arası efendi - köle ilişkisini içermeyen, mülkiyetin ve tarımsal ürünlerin komünal bir nitelik taşıdığı, birlik ve dayanışma içinde, kardeşçe ve barış içerisinde huzurlu bir toplumdan oluşan bir düzenden meydana geliyordu. Pythagoras’ın Roma döneminde yapmaya ve sürdürmeye çalıştığı şey de aslında ırk ve cinsiyet ayrımının olmadığı, sınırların çizilmediği, kimsenin kimseyi öldürmediği, farkındalığa giden yolda ilerlemek hayalinden ibaretti. Ayrıca, tanrıça kültünde dini dogmalar da yer almazken, tanrıçalara tapınım; boyun eğme, korku ya da aşırı bir saygıdan çok, şükran ve sevgi duygusuna dayanıyordu. Kadına yönelik sevginin ve değerin sebebi de, toprağa ekilen tohumlar sayesinde elde edilen ürün ve bunun sürekli olarak yinelenip tekrarlanmasıydı. Kozmik anlayışa da neden olan bu düşünce tarzı, döngüsel yaşam sürecini de oluşturuyordu kadim uygarlıklar için. Sürekli aynı süreç yaşanmaktaydı ve hayat bir anlamda tarif edilmez bir tekrardan ibaretti bu topluluklar için. Aynı şekilde, toprak ve kadınların doğurma özelliğini birbirine eş gören insanlar, kadına tanrıça sıfatını bu sayede yakıştırdılar. Binlerce yıl mutlu, huzurlu ve barış içinde yaşayan insanoğlunun bu yaşantısı sonsuza dek sürmedi tabii. Tarımın gelişmesi, bebek ölümlerinin azalmasını sağlamış ve nüfusun artmasına yol açmıştı. Mevsim hesaplarından ya da tüketim ihtiyaçlarından daha fazla ürün elde ediliyor ve bunlar saklanmak üzere bekletiliyordu. Bir kısmı çevredeki diğer toplulukların farklı ürünleriyle takas ediliyor, diğer bölümü de gelecek için tedbir amaçlı depolanıyordu. Değişik ürünlerle takas sayesinde belki de ilk tüccarlar belirmeye başlıyordu. Yabani hayvanların evcilleştirilmesi, bu hayvanlardan tarla içinde yaralanılması ile erkeğe ve kas gücüne daha fazla ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bunun haricinde, verimli toprakları sebebiyle, hayat standartlarını kıskanan bazı topluluklar tarafından saldırılara uğrayan toplumlar, savunma mekanizmaları geliştirmeye ve askeri güce ihtiyaç duymaya başladılar. Bu da erkeğin daha fazla sözünün geçmesine neden olan ilk sebeplerden biriydi. Artan savaşlar ve köle ticaretinin resmi olarak başlamasıyla ‘’anaerkil düzen’’den ‘’ataerkil’’e geçiş de yavaşça başlamıştı. Bundan sonrasını hepimiz gayet iyi biliyoruz; istilacı ve hep daha fazlasını isteyen devlet politikaları, askeri güce odaklanan sistemler, erkeğin üstünlüğüne inanan, güce tapınanların devri ve yasakçı zihniyetin başlangıcı. Pythagoras Önceki bölümde ‘’ezoterizm’’in nasıl işlediğinden, nasıl bir yapıyla hareket ettiğinden bahsetmiş ve içeridekilerin kat’iyen dışarıya aktarılamayacağından söz etmiştik. Buna örnek olarak da ‘’Pythagoras’’ı gösterebiliriz. Ne zaman doğduğu ya da yaşadığı tam olarak bilinmeyen Pythagoras, arkasında yazılı belge, parşömen, arkeolojik nesne, tablet, metin vb. herhangi bir şey bırakmamıştır. “Ezoterizm”in ilk ve en önemli kuralını uygulamış olan Pythagoras ve öğrencileri, gizli kalmayı binlerce yıl başarıyla sürdürmüşlerdir. Yalnızca belirli bilgi birikimi sıradan halkla paylaşılmış ya da kulaktan kulağa, gelecek kuşaklara aktarılmış olmakla birlikte, asli düşünceler sır olarak saklanmış ve bu konuda kapılar sonsuza dek kapatılmıştır. Elbette, ezoterizmin mantığını anlayabilen insanlar, bunun aslında böyle işlemeyeceğini de kolaylıkla anlayabilirler. Büyük ihtimalle yazılı metinler, kuşaktan kuşağa aktarılan doktrinler büyük titizlikle inisiye olmuş üyelerle birlikte günümüze kadar ulaşmıştır. Daha önce de bahsettiğim gibi, tüm bunlar çok gizli ezoterik bilgiler içerdiğinden sıradan insanlarla; “eksotero” yani, dışarıdakilerle paylaşılmaz, paylaşılamaz. Pythagoras’a dönecek olursak; kimilerine göre Tanrı Apollon’un oğludur Pythagoras. Çünkü, Apollon müziğin, şiirin, sanatın tanrısıdır; lir çalar ve kahinlik özelliği gösterir. Kuşaklardan beri aktarılan bilgilere göre, Pythagoras’ta da bu özellikler mevcuttur. Kadim Pythagros Kardeşliği isimli kitabı okurken dikkatimi çeken bir bölümde; yazıcılar, okuma ve ideogramlarla ilgili kısa bir bölümde de aşağıdaki ifadeler yer alıyordu: Mısır, Teb’de inisiye olur; büyük üstadlardan simya dersleri alır; teoloji, matematik ve büyü konusunda uzmanlaşır. (Burada belirtilen büyü; aslında simya adı altında o zamanki gizemli kişiliklerin, evreni anlama çabasıyla uğraşmış oldukları ilk bilim denemeleridir.) Kitapta Pythagoras'ın sonradan Babil'e sürüldüğünü ve burada birtakım yazıcıların peşine düştüğü ifade ediliyor. Bu yazıcıların önemi de, bazı yazılı belgeleri (bu belgelerin ayinlerde okunması gereken metinler olduğu da belirtilmiş) sadece bu gizli ideogram tarzında yazılmış şifreleme tekniğini yalnız inisiye olmuşların görebileceği belirtiliyor. Ayrıca bu taktikle inanılmaz bir gizlilikle aktarılmak istenen kişilere aktarıldığı anlatılıyor. Pythagoras'ın bu tekniği buradan almış ve kendi siteminde uygulamış olabileceğinin altını çiziyor yazar 'Kitty Ferguson'. Kaynaklara baklırsa, Pythgoras, Babil'den ezoterik gizlilik dışında, ciddi bir matematik bilgisi de edinmiş. Babil inisiyelerinden öğrendiği gizlillik ilkesini kendi felsefinde de kullanmış olduğunu anlıyoruz. Yine müziğe bir örnek vermek istersek Babil'lerden; bazı tutulmalarda, Ay'ı karartan şeytanların ancak davullar çalınarak kaçırıldığı bilgisi de konumuzla oldukça ilgili bir bilgi. *Kaynak Kadim Pythagoras Kardeşliği - Kitty Ferguson Ayna Yayınları Bir önemli ayrıntı da; binlerce yıl sonra ‘’Schopenhauer’’ın eserlerinde bahsettiği, bizim insan sarraflığı olarak adlandırdığımız fizyonomi sanatını, Pythagoras’ın inisiye ve öğrenci adaylarına uyguluyor olmasıdır. *Sayılara olağanüstü önem atfeden Pythagoras ve öğrencilerinin felsefesindeki temal parça sayılardı. Sayıları evrenin işleyişine, gürültüyle beraber gelen sesle ahengi bulduklarına inanıyorlardı. Yıldızların bir sayıya denk geldiğini, yıldızların uzaklaştıkça hızlarının değişebildiğine, aynı şeyi lirin tellerinde de yakalamışlardır. Tellerin uzunluğuna göre titeşim hızının da değiştiğini görmüşler ve evrenin düzeninin de bu işleyişe sahip olduğu fikrini savunmuşlardır * Kaynak: Pythagoras - Bir Gizem Peygamberi Derman Bayladı, Evren ve Sayılar syf: 64 Doğanın, evrenin de bu sistematik biçimde ilerlediğini düşünüyorlar, her şeyi sayılara ve müzikle elde ettikleri ahenge bağlıyorlardı. Bazı sırların algılanabilmesi için entelektüel seviyenin yeterli olmadığını düşünüyorlar; evrenin işleyişini anlayabilmek ve tanrısal boyuta çıkabilmek için sadece salt bilginin yetersiz, bunu duyularla birlikte ancak müzikle yakayabilecekleri fikrini benimsemişlerdi. Platon'da bu fikri ileride müzikli eğitim vb. konularda işlemiştir. Yine de bazı müzik ve sanat türlerini yasakladığı için tarihte bilinen ilk sansürcülerden biri olmuştur. Pythagorasçıların ayinlerinde ve 'arkhe'lerinde en önemli şey olan müziği kestirebilmemiz mümkün olmasa da; varsayımlarımız üzerine, bu müziğin ağır ilerleyen bir müzik olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz. Bahsetmek istediğimiz müzik türü için de oldukça uygun kaçıyor bu tabir. Başka bir çalışmada sadece bu konuda bahsedeceğimiz ''drone''müziğin de temel yapısını hazırlayan evrenin sesi de buradan gelmektedir. Say yayınlarından çıkan Bir Gizem Peygamberi Pythagoras'da yazar Derman Bayladı'nın bir başka yazardan alıntıladığı şu açıklamayla, kafamızdaki müziği netleştirip, şekil verebiliriz. Leon Robin'in La Pensee Grecque isimli kitabında yer alan ''İşin aslı şu ki, biz bu sesi her zaman duyuoruz. Sesin algılanması ise sessizliğin olmasına bağlıdır. Ama biz hiç sessiz kalamadığımız için göksel ahengin de farkında değiliz'' metini kavrayabilirsek, doom ile neden Pythagoras'ı yakın gördüğümüzü ispatlamış oluruz. Müzik, bu kardeşlik dayanışmasında oldukça önemli bir yere sahipti. Gizli toplantı ve ayinlerde panflütler çalınıyor; lirler buna eşlik ediyordu. Ayinlerin atmosferini büyük ölçüde müzik sağlıyor ve buna oldukça dikkat ediliyordu. İki bin beş yüz yıl içinde birçok bilim insanını, müzisyeni, filozofu etkilemiş; sayıların engin bilgilerin anahtarı olduğuna inanan, müziğin yardımı ve sayıların da gizemiyle evreni anlamaya çalışan Pythagorasçılar, bu sayede insan ruhunu daha üst bir ölümsüzlüğe yükseltip tanrıyı bulabileceklerini ya da panenteistler gibi tanrıyı kendi içlerinde arayıp, evrenin gizemlerini bulacaklarını düşünüyorlardı. Müzikten de her zaman faydalandılar bu arayışları içinde. Pythagoras, kıskanç insanlar tarafından sıkıştırılmış, bunun sonucunda kaçmak zorunda kalmış ve ardında hiçbir delil veya iz bırakmadan yaşama veda etmiştir. İzleri, bilgileri ve gizlice aktardığı düşünceler, muhtemelen yine saklı bir şekilde, belli bir güruhun kontrolünde, ezoterizme uygun bir biçimde hala devam etmektedir. Çok Tanrılı Kültürler, Paganizm Çoğunluk tarafından yanlış bilinen, genellikle “putperest” gibi aşağılayıcı anlamlar verilmek istenen, en eski düşünce ve inanışlardan biri olan paganizm; aslen Latince ‘’paganus’’ kelimesinden gelmektedir. Bu sözcüğün tam anlamı da “köylü” demektir. Hiçbir peygambere, mesihe, kitaba ya da buna benzer tapınım araçlarına gerek duymamış; tamamıyla doğa ve doğanın yarattığı nimetlere tapınımdan çok, saygı duyan ve sevgisini göstermekten asla çekinmeyen, kendi halinde insan topluluklarıydı Paganlar. Günümüzde bu yaşayış tarzını devam ettirebilmek oldukça güç elbette. Bir dinden çok, kadim kültürlerin doğaya ve doğa sevgisine yönelik yaygın bir inanış biçimiydi. Tanrı ve tanrıçalara metaforik anlamlar yükleyen, doğa değişimlerini, ekinoksları, yağmurları, hasat zamanını, baharın gelişini, toprağın bereketini vb. hemen hemen her şeyi basit ritüellerle; müzikle, neşeyle, eğlenceyle kutlayan bu topluluklar, hegemonya arzusuyla tutuşan güçler tarafından, özellikle Roma dönemiyle birlikte yok edilmek istendiler. Binlerce yıllık bir geleneğe sahip olmalarının da etkisiyle günümüze kadar etkisini sürdürebilmiş olmakla kalmayıp; özellikle hristiyanlığa da ön ayak olmuşlardır. Düşünce yapısı ve bazı alışkanlıkları tamamen pagan geleneklerden gelen hristiyanlığa, müzik, ayin ve şarap kültürü çok geçmişten, Paganlar’dan, Mısırlılar’dan, Sümerler’den, Mayalar’dan ve birçok eski kadim uygarlıktan geçmiştir. Bütün bunlardan da anlaşılabileceği gibi ayin, ölüm, karanlık, acı, yas ve buna benzer duyguların her zaman için tercümanı en çok müzik olmuştur. Eski toplumlarda, günümüzde olduğu gibi her kutlamada, her merasimde bir ritüel uygulanıyordu. Bugün bile, çan sesleri, kilise ayinleri, ezan gibi birçok şey eski kültürlere dayanmaktadır. Avcılıktan taş ustalığına, tarımcılıktan da günümüze kadar gelen bu oluşum içinde müzik, her zaman yerini korumayı başarabilen en büyük sanatlardan biridir. Hiyeroglifler, tabletler, yazı ve dil gibi kültür aktarım araçlarının kullanımının yaygınlaşmasından daha eski dönemlere ait ritüeller ve hissiyatın tercüme edilmesinde en önemli unsurlardan biri olan müzik, tarih üzerindeki etkisini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Eski toplumlar belki konuşmayı ve iletişimi dille sağlamışlardı ama iç dünyalarına ait gizli kalan duyguları resimle, yazıyla aktarmaya çalışmışlardı. Fakat bunlar da yeterli olmayınca sesli anlatıma gereksinim duymakla birlikte, Pythagoras gibi, müziğin ruha iyi geldiğini, rahatlattığını fark edip, müziği yaşamlarından eksik etmemişlerdir. Ayin ve Müzik *Hristiyan çağına diğer adıyla ‘’Dionisyen Çağ’’ denmesinin sebebi; Denis le Petit adında bir keşişin, İsa’nın doğum tarihinin, takvimin başlangıcı olması gerektiğini düşünmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Denis, Dionysos’un hristiyanlıktaki adıdır. Dionysos kutlamaları, genellikle Aralık ayından Mart’a kadar sürerdi ve özellikle günümüzde Atina olarak bilinen ‘’Attika’’da gerçekleştirilirdi. Roma döneminde aynı şeyi Bacchanales adında görüyoruz, Bacchus gece vakti ve büyüleyici müziklerle onurlandırılıp, anılırdı. *Kaynak: Şarabın Tarihi - IV. Bölüm Şarap ve Bayramları syf: 63 Büyüleyici müzikle kastedilen; ruhani özellikte, kendinden geçiren, şarabın da etkisiyle yarattığı etki had safhalara ulaşan, tarif edilmesi zor bir atmosfere sahip bir müzik olabilir. İlk müziğe örnek verebileceğimiz diğer kaynaklar da, Sümerler’de yer alıyor. Geleneklerin ve nesilden nesile aktarımın ciddi ispatı sayılabilecek, müziğin etkisi ve büyüsü hakkında karar vermemizi sağlayacak olan ‘’ilk ninni’’, önemli bir yer teşkil etmekte. Oğlunun hastalığından endişe eden Şulgi’nin söylemiş olduğu ninni şöyle: *U - a - a - u -a Ururu şarkımda büyüsün Ururu şarkımda kocaman olsun İrina ağacı gibi sağlam kök salsın Şakir bitkisi gibi boy atsın* Kaynak: Tarih Sümer'de Başlar - Samuel Noah Kramer 35. Bölüm İlk Ninni syf: 396 Bu ninninin devamında da, uyku ve güzel dileklerin temenni edildiği dizeler yer alıyor. Sümerler’den vereceğimiz diğer bir örnekte ise, toprakları verimli ve döl yatağını doğurgan kılabilmek adına, hükümdarın yılda bir kez aşk ve doğurganlık tanrıçası İnanna’nın rahibelerinden biriyle evlenmesi kutsal görevlerinden biriydi. Burada bize tanıdık gelebilecek olan, müzikli ve şenlikli olan bu kutlamanın yılın ilk gününe denk getiriliyor olmasıdır. Doom, death, black, gothic metal müzikler hakkında insanların yaptıkları yorumlara, kötümser dünya görüşüne dair yaklaşımlarına; acıyı ve kasveti küçümser tavırlarla eleştirmelerine belki de en iyi yanıt yine Sümerler’den geliyor. Günümüz dünyasına da hakim olan hasret, özlem, keder gibi konuların yazılı kaynak olarak ilk kanıtı da Sümerler’e ait. Samuel Noah Kramer’in 1957 yılında Rusya’ya yapmış olduğu geziyle dikkatini çeken tabletle birlikte, yazılan ilk cenaze şarkısına şahit oluyoruz. İÖ. 2000 dolaylarında yazıldığı düşünülen; ölüm ve geride kalanların acı ve kederlerinin yansıtıldığı nakaratlardan oluşan bu yapıt, dünya edebiyatı için de ilk mersiye çalışmalarından biridir. 4000 yıl önce yazıldığını düşünecek olursak, sevdiklerini ölümün çaresizliğiyle kaybetmenin acısını yaşayarak, günümüz modern insanından çok da farklı olmadıklarını gösteriyorlar bizlere. Bir başka önemli uygarlık olan Hititler’de de dua, ayin ve şenliklere bakıldığında birbirine benzer özellikler görebiliyoruz. Fetihçi bir uygarlık olan Hititler, fethettikleri toplumlardan sadece ganimet elde etmekle kalmıyor, topraklarını işgal ettikleri bölgelerin büyü, adet, gelenek ve çeşitli kültürel özelliklerini de kendi bilgi haznelerine ekleyerek düşünce yapılarını ve birikimlerini de genişletmiş oluyorlardı. Çoğu müzikli, şenlikli olan ayinlere sıradan halk eşlik edemiyordu. Tapınaklarda kral ve yüksek rütbeli rahipler eşliğinde sürdürülen ayinlere, tanrı heykellerinin karşısında özel kişiler devam edebiliyordu. Şenlikler tanrılar için yapılıyor, ayinler ise bireysel olarak gerçekleştiriliyordu. Kişisel istekler için ayinlere başvuruluyor ve bu ayinler katılımcıların hareketleri, yakarışları, duaları ve müzik eşliğinde söylenen dini şarkılarla icra ediliyordu. Bu ayinleri gerçekleştirenler de ‘’hasava’’ adındaki kadın hekimlerdi. Hasavalar, ayrıca büyücü ve kahinlerle de iş birliği içindeydiler. Bir diğer kutlama veya ayin ise; ekinoks dönemine denk getirilmeye çalışılıyordu. Zaman çok önemliydi bu konuda ve zaman tutturulamazsa tanrılar çok kızabilirlerdi. Tanrıların gazabından korktukları için zamanı iyi ayarlamaya çalışıyorlardı. Diğer çok tanrılı kültürlerde olduğu gibi, ekinoksların ayrı önem taşıdığı bu gelenek de süregelen bir davranıştır. Hıdırellez ve nevroz gibi kutlamalar da, pagan geleneklerden günümüze aktarılmış alışkanlıklardan sadece birkaçıdır. Ağıtlara, müziğe, yakarışlara bir diğer örnek de şaman kültüründen gelmektedir. İyi veya kötü ruhlarla bağlantı kurabilen, hastaları tedavi eden, büyü yapan ‘’şamanlar’’, ölü ve ölüm üzerine yine günümüze ait benzer yönler taşımaktadırlar. Ülkemizdeki mevlit geleneği, siyahlar giymek, matemde bulunmak, saç yolup ağlamak, ağıtlar yakmak şamanizmin ölüler kültünün bir uzantısıdır. Tekkelerde saz, def, zil bulunması, doğaya aşırı saygı, ateşten atlamak, davul figürünün ramazan davuluna benzer biçimde yerleşmesi, vb. ritüeller de ortak özelliklerdendir. Paganizm ile şamanizmin benzer yanlarından biri de şimşek, gece, gündüz, ay ve güneşe metaforlar yüklenmesi ve bunların aşırı kutsal sayılmasıdır. Davula özel önem verilmesi, elbiselerinden bile değerli tutulması, şamanın, çalmasa bile yanında taşıması, ölümünden sonra şamanın davulunun parçalanarak ağaca asılması, ölen şamanın aynı ağaca gömülmesi gibi yadsınmayacak özellikte adetler de bulunmaktadır. Pagan İnanışların Yok Edilmesi ve Monoteist Dinlerin Ortaya Çıkışı İki bin yıllık düzene göz attığımızda üç büyük medeniyet dikkat çekmektedir: köklü Mısır, devamında Roma İmparatorluğu ve birkaç yüzyıldır hegemonyasını ispatlamış Birleşik Devletler. Üçünde de kökler ve işleyiş mantığı Mısır tabanlı olarak belirlenmiştir neredeyse. Masonlardan Tapınakçılar’a, Illuminati’den günümüze birçok düşünce yapısını beslemiş olan Mısırlılar’ın da kökeni, tahminlere göre Mayalar’a dayanmaktadır. Tek tanrılı dinlerin yayılmacı politikası yüzünden, İspanyollar'ın fethiyle büyük darbe yiyen Meksika yerlileri Mayalar'dan günümüze sadece dört orijinal eser ulaşabildi. Müzikleri ya da benzer kültür mahsulleri açısından ise elde pek veri olduğunu söylemek zor. Yağmacı hristiyan papazlar; kadınları, farklı kültürleri, işlerine gelmeyen tüm düşünce tarzlarını yakıp yıkmış, İskenderiye gibi, bir daha oluşturulması mümkün olmayan bir kütüphanedeki yedi yüz bin kitabı imha etmiş ya da kendi himayesine geçirmiştir. Ayrıca dünyaya hükmetme hırsından vazgeçememiş olmakla kalmayıp, yön veren ve kurallar koyan küresel ekonominin de başlangıcını sağlamıştır. Pagan kültürleri yok etmekle kalmamış, müziklerine ve sanatlarına da karışmış; anaerkil düzenden rahatsız olup, kadınları cadı ve şeytanın yardakçıları olmakla suçlamış, işine geldiği gibi de yön vermeye devam etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Sonradan Anlamları Değiştirilen bazı Pagan Figürleri: Özellikle kilise, bazı özelliklerini pagan kültürlerden almış olmasına rağmen, bu çok tanrılı dinlere hiç saygı göstermemiş olmakla yetinmemiştir. Bazı sembolleri değiştirip anlamlarıyla oynamıştır. Anaerkile savaş açan bu düşünce tarzı, günümüze daha yakın dönemde artmıştır. Fallik sembollerle de bunu güçlendirmiştir. Ataerkil yapının korunmasını sağlayan silah, sıradan bir elektro gitar bile bu gizli sembolizmi beyinlere entegre etmiştir. Erkek cinsel organına benzetilen buna benzer figürlerle, kadınlar aşağılanmaya halen devam edilmektedir. Üç dişli Çatal: Pagan tanrıları ve onlara atfedilen özellikleri gözden düşürmek için şeytanlaştırılanlardan biri de Hint ve Eski Yunan’da kötülüğe karşı silah olan ve yüzyıllar içinde şeytanın simgesi haline getirilen çataldır. Seth: Eski Mısır’da kötülüğün sembolü ve kaosun, savaşın tanrısı olan Seth’in, Seitansim’den türediği söylenmektedir. Kerunnos: Çatal örneğinde olduğu gibi, yine kötü ve dine aykırı ilan edilenler simgelerden birisi de boynuz olmuştur. Kerunnos tanrısının boynuzları da çokça kez şeytan figürüne yapıştırılmış, boynuz ve bu tanrı küçük düşürülmek istenmiştir. Yılan: Günümüzde tıbbın sembolü olan yılan, Sümerler tarafından da oldukça kullanılan, önem atfedilen sembollerden biridir. Çoğu mitte yaratıcı özelliğe sahip yılan, Adem ile Havva varyasyonunda oldukça kötücül imaj çizilerek, görüntüsü ve amacı değiştirilmiştir. BİLİNEN TARİH VE ÖNCESİNDE MÜZİK Çoğu kaynakta müziğin geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi ya da belge yer almaz. Daha doğrusu durumu şöyle tarif edebiliriz: müzik tarihi ile ilgili çalışmalarda ve kaynaklarda, ayrıca müzikoloji ile ilgili metinlerde genel olarak ‘’Klasik Batı Müziği’’nin nasıl geliştiği, nelerden etkilenmiş olduğu çok kısaca anlatılır. Bunun çok üstüne çıkabilen bir çalışma ne yazık ki mevcut değildir. Daha önce de bahsettiğim gibi, hristiyan (Portekiz/İspanyol) işgali sonrası Mayalar’dan kalan dört kitaba değil de binlerce kitabeye ulaşabilseydik, Sümerler öncesi uygarlıkların bilgilerine az da olsa erişebilseydik, belki de müzik veya başka konular açısından birçok cevabı rahatlıkla bulabilecektik. Yine de kısıtlı da olsa edinebildiğimiz bilgiler üzerinden iz sürmeye ve tahminlerde bulunup yorum yapmaya devam edelim. Genel olarak, Çin, Hint, Mısır ve Bizans müziklerinden bahsediliyor müzik tarihini anlatan yazılı çalışmalarda. İlkel toplumların ilk dönemlerinde, henüz tam olarak buyruk altına alınamayan ‘’doğa’’, insanlara ürkütücü geliyordu muhtemelen. Değişik canlıların yaşadığı ve tam olarak çözülemeyen yeryüzü, insanın ilk korkularından biriydi. Bu yüzden de, korktuğu ve ürktüğü; ayrıca saygı duyduğu bu gizemli oluşuma tapınma ihtiyacı duyuyordu bir yerde. Saygısını ve korkusunu da çeşitli seslerle, bağırışlarla ve haykırışlarla ifade ediyordu insanlar. Zaman ilerleyip, tecrübe kazandıktan sonra ve aynı zamanda çağın şartlarına göre ilerleyen teknolojileri sayesinde ( mızrak, balta, tekerlek, kayık, çanak, taş vb.) doğayı, çeşitli ayinlerle kendilerince denetimleri altına almayı başarmışlardı. Bu ve bunun gibi başarıların devamı için de şiir, dua, ayin, müzik, dans gibi çeşitli maskeler kullanıp, bunu müzikle bağdaştırdıkları törenler haline getiriyorlardı. Bu da oldukça kutsal bir şeydi o zamanki insanlar için. Yapmış oldukları ayinler sayesinde, tabiata olan hüküm sürecinin devamlı hale geleceğini düşünüp, müziği ve bu ritüelleri yaşamlarından eksik etmiyorlardı. Yaptıkları büyüler sayesinde tabiatın onlara hizmet edeceğini ve bu gücü ellerinde tutabileceklerini düşünüyorlardı. Yaşam inisiyasyonlarından da olan; doğum, ölüm, erkek ve kız çocukların ergenliğe geçiş dönemleri gibi çeşitli insani gelişimlerde yapılan müzikli (büyü) ayinler de o zamandan beri süregelmektedir. Bugün, müslüman ve yahudi inanışında kutsal olan sünnet de bir ‘’inisiyasyon’’dur. Şarkılarla, müzikle, küçük ritüellerle çok eski dönemlerde olduğu haliyle bozulmadan ve korunarak kutlanmaya devam edilmektedir. Ölü gömme, savaş, ekim, ürün kaldırma gibi olaylar da ayinle ve müzikle kutlanıyordu bildiğimiz kadarıyla. *Kaynak: Sidney Finkelstein, Müzik Neyi Anlatır Bilinen diğer en eski kaynaklardan günümüze aktarılabilmiş olanlar ise; Hint, Çin ve Mısır müzikleridir. Çeşitli kaynaklarda Çin müziği (tiyatrosu) ve operasının en eski olduğunun altı çizilir. MÖ. 4000 yılından kalma belge ve bulgular yer almaktadır. Aynı şey Mısır müziği için de geçerlidir. Aktarılanlara göre de, Çin müziği ve çalgıları çevre diyarlara; önce Hindistan, Mısır ve sonrasında sırasıyla Akdeniz ve Avrupa’ya taşınmıştır. Çin operasının Ortaçağ sonrası Avrupa dönemine önayak olduğu düşünülebilir. Ayrıca Çin müziğinin ve tiyatrosunun günümüzde hala kendini koruyarak devam ettirdiği söylenmektedir. Konfüçyüs’te de, müzikten yine Pythagoras’ta olduğu gibi büyülü ve gizemli bir şekilde bahsedildiği günümüze kadar aktarılmıştır. Buna eserlerinde yer vererek öğrencilerine aktarmış ve müziğin önemini özellikle vurgulamıştır. *Konfüçyüs’ten sonra MÖ.400 dolaylarında Platon’un eserlerine (Konfüçyüs’ten etkilendiği söylenir) göre, insanlar müzik yüzünden işlerini yapamaz hale geldiklerinden MÖ. 246 dolaylarında İmparator Şi Huang, müziği tamamen yasaklar ve müzik üzerine yazılan kitapların ve çalgıların yok edilmesini emreder. * kaynak: Müziğin Tarihi - Mehmet Kaygısız syf:55 Belgelere dayalı konuşmamız yine güç olduğundan, böyle olduğunu yine de varsayabiliriz. Han Hanedanı döneminde (MÖ 220-206) müziğin eski işlevine geri döndüğü belirtilmektedir. Daha eskilerde ise, Teng Hanedanı(MÖ 907-618) ve Sang Hanedanı ( MÖ1279-960) dönemlerinde Çin’in müzikte klasik çağına ulaştığı söylenmektedir. Saraylarda ve tapınaklarda koroların olduğu 300 kişilik orkestralardan bahsedilmektedir. Bu da Rönesans’tan sonra gelişen, çok sesli müziği Batı’nın bulduğu savını çürütmektedir. *Hint müziği de, daha çok ‘’raga’’lardan oluşan ilahi müzikten ibarettir. Doğaçlamaya dayalı bu müzik, oldukça zor ve zengin bir müzik olarak bilinmektedir. Bugün bile etkisini sürdürebilen Hint müziği, sonradan komşu ülkelerin ve dinlerin müziğiyle de kaynaşmıştır. Kendini koruyan bir tarzı bulunmakla birlikte, ikiye ayrılmıştır: Güney Hindistan müziği, görece kendini koruyabilen, Hindu kültürüne sıkıca bağlı, tutucu, Sanskrit metinlerine ağırlık veren, din adamlarına/bestecilere uymaktan gurur duyan bir müzik icra etmektedir. Kuzey Hindistan müziği, Aryanlar’la başlayıp İngilizlerle son bulan 4000 yıllık istila ile göçe zorlanmış olduğu için sentezlere maruz kalmış olsa da, özünü koruyabilen nadir müzik türlerinden biridir. Kuzey Hindistan müziği, İslam ve Hindu kültürlerinden etkilenmesi sonucu Güney Hint müziğine göre daha az din müziği sayılmaktadır. Bu da, gelenekselcilikten saf müziğe kaymasına sebep olmuş; daha esnek, maceracı bir müziğin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yine de, Hint müziğinin genelinde ruhsal hayat ve ruhani yasalar hüküm sürmekte olup, bu yasaları belirleyen de kesinlikle dini inanç olmaktadır. Estetik ve dini düşünce birbirinden ayrılmaz parçalardır. Hindu ve müslüman din adamlarının öğretilerinin, bir müzik kuramından hemen hemen hiç farkı yoktur. Sistematik bir müzik kuramı da neredeyse yok gibidir Hint müziğinde. Başında dediğimiz gibi, sezgilere dayalı, ispata gerek duymadan, belge bırakmadan ruhani müziğe önem verirler. Kuşaktan kuşağa aktarılagelen, ruhani ve iç sesin önemli olduğu dini bir müziktir Hint Müziği. * Kaynak: Derek Bailey - Doğaçlama syf:14 İnisiyasyonun genel kural olduğu Hint müziğinde, müzik gurusu/üstadı hiçbir zaman doğaçlamanın, yani müziğin nasıl yapılacağını öğrencisine göstermez / söylemez. Öğrenci yeteneğini bu beceri sayesinde geliştirir; her şeyi kendi tecrübeleri, gördükleri ve en önemlisi sezileriyle öğrenmektedir. Bu anlamda bugünkü doğaçlama müziğin de köklerinin Hint müziğine dayandığını söylemek mümkündür. Bu birkaç örnek dışında, yine ortodoks müzik otoriteleri tarafından pek yer verilmeyen bir başka kadim uygarlığa başvurabiliriz. Yani, Sümerler’den örnek vermeye kaldığımız yerden devam edebiliriz. Muazzez İlmiye Çığ’ın çalışmalarına göre, Yunanlılar’dan önce notalı ilk çalışmaları gösteren bölümler Sümerler’e aittir. Daha önce söylendiği gibi tahminen Sümer, Babil ve Mısır uygarlıkları sonrası, öğrenmiş olduğu tüm bilgileri pekiştiren Pythagoras da bunları ilk kez birleştiren, farklı bir bakış açısıyla kaynaştıran ve geliştiren ilk insan olmakla kalmamış, notalı müziğe geçişi sağlamıştır. Sümerler’de de vurmalı çalgıların diğer uygarlıklar gibi savaş ve askeri merasimlerde çalındığı, flütün gizemli ayinlerde yer aldığı ve ölümü hatırlattığı söyleniyor. Flütün ve lirin (cennetin enstrümanları) huzuru ve aşkı nitelediği de belirtilir çeşitli kaynaklar tarafından. *Dikkat çeken bir başka husus ise –aktarılanlara göre- bundan tam dört bin yıl önce Gutilerin, Sümerler’in en önemli bölgelerini istila ettiğinde oldukça uzaktan bile ağıtların duyulmuş olmasıdır. Buna göre İnsanların üzüntüden ağladığı ve kederlerinden mahvolduğu aktarılmaktadır. (Çünkü Gutilerin, tanıdık gelecek bir şekilde tüm şehirleri yakıp yıkmış; evleri harabeye çevirmiş; tarla, bahçe ve otlakların ekilmeden bırakılmasına yol açmış; insanların kökünü kurutmuş; tarih üzerinde açık bir şekilde barbar olarak nitelendirilebilecek ilk topluluklardan biridir. Ataerkil geçişte de bahsi geçtiği gibi, ilk askeri düzene sahip olan topluluk olarak da adı geçen Akad devleti parçalandıktan sonra kısa bir süre Mezopotamya'ya egemen olmuşlardır.) Gelen bu ağıt sesleri de dinsel yakarışlar ya da dönem acılarından değil, halkın işgalden sonra ortaya çıkan çaresizlik ve acizliğinden kaynaklanmaktaymış. *Kaynak: Uygarlığın Durak Yerleri - Latif Mutlu Asurbanipal Kütüphanesi, syf: 62 4000 yıl sonra yine buna benzer bir şekilde bu sefer çok farklı müzik sesleri yükseliyordu Irak semalarında hatırlarsanız. Amerikan askerleri, kitle imha silahlarını yok etme bahanesiyle uluslararası savaş ilan edip Irak’ı işgal ederken ve on binlerce masum insanı öldürüp Irak’ı hegemonyası altına alırken, tanıdık bir rock and roll grubunun müziğini dinletiyordu Iraklılar’a: AC / DC’den ‘’Highway To Hell’’. Buna benzer parçalar da ilk işgal sırasında sürekli olarak çalınmış. Ağıtlar halk arasında yine yer alırken, bu kez işgalci devlet müzikle baskı yöntemine geçmeyi denemiştir. Bu örnek, çok eski tarihlerde yaşanmış bir olayla bağdaştırıldığında müziğin psikolojik etkisinin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Sanırım artık konuya, Ortaçağ, feodalizm, kilisenin dogmaları, paganların yok edilişi ve müzikle küçük bir giriş yapıp yavaş yavaş günümüze doğru ilerlemenin zamanı geldi. Yine de bundan önce uygarlığın tanımına kısaca göz atalım isterseniz: *Marcel Mauss’a göre uygarlık, “insanlığın tüm kazanımları”dır. Gordon Childe, sanatın ve dinin kurumsallaşmasını, ticaret, yazı ve doğa bilimlerinin gelişmesini ve devletin doğuşunu uygarlıkla özdeşleşen kentli bir yaşam biçimi olarak görür. Childe, ayrıca uygarlığın, doğudan batıya doğru genişlediğini ama asıl anlamını batıda bulduğunu da dile getirmekten kaçınmaz. Will Durant ise uygarlığın, kültürel yapıyı harekete geçiren sosyal bir düzen olduğunu savunur. Server Tanilli’ye gore uygarlık iki farklı anlam taşır. İlk anlam, “uygar halk” tanımının içerisinde gizlidir: Uygar halk, “gelişme yolunda ilerlemiş, ideal ölçülere hayli yaklaşmış” bir topluluğu anlatmaktadır. Diğer anlamı da “yaşayış biçimlerinin, kullanılan aletlerin, çalışma biçim ve yöntemlerinin, inançların, düşünsel ve sanatsal faaliyetlerin, siyasal ve sosyal örgütlenme biçimlerinin bütünü”dür. Fernand Braudel, “A History of Civilizations” adlı kitabında ‘medeniyet’ kelimesinin, düz bir çizginin, bir üçgenin veya bir kimyasal elementin tanımlandığı gibi basit ve kesin bir şekilde tanımlanamayacağını; çünkü sosyal bilimlerin kelime haznesinin bu türden tanımlara izin vermediğini belirtir.* Kaynak:Latif Mutlu- Uygarlığın Durak Yerleri, Uygarlık Yolu syf: 35-36 *Son olarak göç meselesini toparlayacak olursak; Afrika’dan zamanında büyük iki göç gerçekleşmiştir okul kitaplarında yer almayan şekliyle. İlk göçle birlikte, Hazar Denizi’nin güneyinden ve kuzeyinden doğuya, Orta Asya ve Çin’i baştan başa katederek Pasifik Okyanusu’na kadar dayanmıştı ilk göçü gerçekleştiren insan toplulukları, yani atalarımız. Afrika’dan çıkan ikinci göç dalgasıyla (tahminen 60.000 yıl önce) insanlık aynı yolu izlemeye devam etmişti. Modern insanı temsil edecek kadar gelişmiş olan bu topluluklar, Japon adalarına kadar çıkabilmiş; kuzeye yönelen bir başka kol ise yaklaşık 12.000 yıl önce Amerika kıtasına ulaşmış, bazı adalar üzerinden Avustralya’ya kadar gidebilmişlerdi. Sonrasında önceden bahsettiğimiz gibi tarım devrimi sayesinde Hindistan, Mezopotamya ve Mısır yolunu izleyen bu insan topluluklarının oluşturduğu göç dalgası büyüyerek devam etti. Öncelikle vadilere yerleşen bu insanlar, Akdeniz’e ulaşıp etki alanlarını genişlettikten sonra Atlas Okyanusu’na, oradan da Pasifik Okyanusu’na ulaşıp, on bin yılın sonunda dünyayı tamamen keşfetmiş oluyorlardı. *Kaynak: Uygarlığın Durak Yerleri Latif Mutluı -Küresel Uygarlık, syf:58 Tüm bu süreçler göz önünde bulundurulduğunda şu soruların sorulması kaçınılmaz hale gelmektedir: Uygarlığın evrensel bir tanımını ne derece yapabiliyoruz? Muhtemel tanımlarımız, uygarlık seviyemizi, kadim uygarlıkların karşısında nereye konumlandırıyor? Bu konumlama ne derece doğru? Kaliteli ve konforlu olduğunu düşündüğümüz bir yaşam, bizi uygar yapıyor mu? Ya da uygarlık böyle bir şey midir? Ama, yine başından söylediğim gibi, geçmişe ve eski uygarlıklara dönüp feyz aldığımız mutlak bir gerçek. Müziklerimiz, başlangıcımız, inançlarımız, kısacası her şeyimizin temeli köylü, putperest, dinsiz, inançsız, cahil olarak nitelendirdiğimiz bu insanlara dayanıyor. Ataerkil Dönüşüm Sonrası, Tek Tanrılı Dinler ve Sınıfsal Ayrıcalıklar Tüm büyük dinler, barışı, huzuru, kardeşliği vaat ediyor olsalar da, insanoğlu ve dünya için ilerleyen zaman, bu vaatlerin çok gerisinde kalındığını, hatta aksi istikamette bir yola sapıldığını göstermiştir bize. Ataerkil toplum ve kapitalizm iliklerimize işlemiş; narsizm, bencillik, sahtecilik, kopyacılık ve yalancılık karakteristik özelliklerimiz haline gelmiştir. Ayrıca özgür (isteksel) cinsel anlayış da kısıtlanmış ve şehvet saklı tutulmaya zorlanmış, bu da kötücül bir patlamayla karşılık vermiş ve pedofili artmıştır. Süregelen zamanla, her şey üç büyük dinin ve onun koymuş olduğu kuralların tahakkümü altına alınmak istenmiş; nüfusun da büyük çoğunluğunu eline geçirdiği için hükmetmeyi, koyduğu kuralları uygulamayı başarabilmiştir. Müzikte de aynı şey başarıyla gerçekleşmiş, sınıflara ayrılan, kategorize edilen ve yasaklanan müzik türleriyle otokratik bir eğilim içine girilmiştir. Ortaçağdaki Müzik Türleri Köleler ve Köle Sahipleri döneminde, köle sahibi çalışmaz ve üretmezdi; onun yerine çalışacak köleler elbette bulunabilmekteydi. Feodalizm döneminde, müzik de hemen hemen dört bölüme ayrılmıştı. Köylü(Halk) Müziği Saray (Soylu) Müziği Kent (Orta Sınıf) Müziği Kilise(Dini) Müziği Sonuçta, kadim uygarlıklarda, bu tür ayrımlar yapılmıyor, halk müziği ve dini müzik eş tutuluyordu; hatta diğer sınıflar yoktu bile. İnsanlar her şeyde ayinsel bir nitelik görüyorlardı. Neşe ve eğlence, hasat dönemlerine aitti; çok tanrılı inanışlar kilisenin hoşuna gitmeyince, geçmişten (Mısır, Sümer, Akad, Babil, Mezopotamya) aldıkları bilgilerle yönetme ihtiyacı duyan, askeri düzeni oturmuş medeniyetler kuran, tek düşünce yapısına sahip, fikir olarak çok sesliliği istemeyen bu görüşe sahip kişiler etkilerini halen sürdürmeye devam etmektedirler. Ortaçağ ve öncesi Avrupa, önce halk müziğine saldırmış, bu müziği şeytana tapınma aracı olarak görmüş ve diğer bütün ideoloji biçimlerini de kiliseye/tanrıbilime bağlamıştır. Bilinen klasik batı müziği, bir nevi anti-folk müzikten ibarettir kısaca. Folk müzik (günümüzde) son yıllarda yine rağbet görmeye başlamış ve değerini ve kalitesini arttırmıştır. Bundan yüzyıllar sonra da anti-müzik ortaya çıkmıştır, bazılarınca nihilist ve anarşist eğilimli bir tür olarak görülen ‘’punk müzik” adı altında hem de... İlk dönemlerde şarkı metinlerine hiçbir din dışı veya halka ait söz bile eklenemiyordu. Kilise insanların canını almaktan bıkmamış olsa gerek, müziğe de yön veriyordu ilk zamanlarda. Sonra, kendi iradesiyle bazı özgürlüklerin yolunu açıyor görünse de gücünü kullanmaktan asla çekinmedi. Din dışı hiçbir öğe kabul edilmemekle kalınmamış, halk müziğinden etkilenilmesi de kesin bir biçimde yasaklanmıştı. Klasik müzik önemli ve çok büyük bir müziktir. Buna karşın bu konuyla ilgili binlerce kaynak bulunacağından ve burada da aynı şeyleri tekrarlama gereği olmadığından kısaca ve önemli dönem hareketleri inceleyebiliriz diye düşündüm. İncelerken de yine o dönemde yaşanan bazı olayların ve gizli ilişkilerin altını çizebiliriz. Kölecilik döneminde Müzik Pythagoras’ın müzik, matematik ve armoni bağıntısı kurduğu gizemli yönü ‘’Muse’’ler temsil ediyordu. Muse kelimesi Yunanca ‘’müzik’’ yani mousike’den gelmektedir. Türkçeye de ‘’musiki’’ olarak çevrilmiştir. Pythagoras öncesi Orfe kültünde önemli bir yere sahip olan Muse’lar esin perileriydiler. Önceki bölümlerde bahsetmiştik, müzik çoğunlukla eğlence, hasat zamanı kutlaması, ölüm, yağmur, şimşek gibi olaylarda kullanılıyor; ayinin bir parçası sayılıyordu. Köleci toplumlar sonrası müzik anlayışı tamamen değişmeye başlamıştır. Asiller çalışmıyor, kendilerini sadece eğitime ve bilgiye adıyor; dünyanın ve düzenin bu şekilde korunacağını, çalışanların da kendilerinin değil, köleler olması gerektiğini düşünüyorlardı. Onlar ayrıcalıklıydı ve donanımlı olmak zorundaydılar; çalışmaları durumunda bu ideallerinden olacakları için, ağır işler alt tabaka insanlar olan kölelere düşüyordu. Halk müziğindeki içtenlik, en önemlisi duygusallığın; belki de günümüz tabiriyle gerçekliğin, acının, yaşamın ve hayatın kendisi olan ezgiler, tamamıyla gençlerden uzak tutulmalıydı onlara göre; yoksa dejenere olan asil gençler, tanrının istediği asli görevi olan bilicilikten mahrum kalıp, yapmamaları gereken bir şeyi gerçekleştirmiş olurlardı. Duygular fakir, cahil ve köle insanlara mahsus kılınmalıydı; ayrıca (o dönem için geçerli bir düşünceye göre) müzik bir eğlence olmamalıydı, duygusal yanı ve böyle bir amacı da katiyen olamazdı. Törenler haricinde ancak bilgi deneyimini artıracak, kişinin düşünce açısından ilerlemesini sağlayacak zamanlarda müziğe yer verilebilirdi. Yemek yerken, yemeğin tadınının daha iyi alınabilmesini ve asil bir atmosfer katmasını sağlayacak; ya da düşünce gücünü yükseltecek düzeyde olmalıydı. Günümüzde de rastladığımız bir örnektir aslında bu; satış politikası olarak işletme sahipleri, fon müziği olarak klasik müzik ve smooth jazz müzik türlerini seçerler. Bu da orada bulunan insanlara kendilerini üst sınıfa ait hissetmelerini sağlar ve klas bir havaya bürünmelerine neden olur. Onlar farklıdır, kafaları son derece rahattır, keyif verici müzikle hayatları daha huzurlu olur ve mutluca içkilerini yudumlayıp, sohbet edip, yemeklerini başkalarını düşünmeden rahatlıkla, tadını çıkararak yiyebilirler. Büyünün / müziğin sadece kadim uygarlıklarda kullanılmadığını, aslında günümüzde yapılanın da bir büyü olduğunu ne yazık ki anlayamıyoruz. Yine de dönemin müzik uygulama alanlarına baktığımızda ise, tanıdık gelen Mısır, Sümer, Babil formlarını görebilmekteyiz. Kralın ölümü, savaş başlangıcı ve bitimi, kral çocuklarının doğumu gibi örneklerle karşılaşıyoruz. Yeni bir düzen getirmek isterlerken, yine kadim geleneklere sarılmaktan vazgeçememiş yeni düzenin kurucuları görünüşe bakılırsa. Yukarıda dört bölüme ayırdığımız köleci toplum dönemi müziklerinin ana hatlarına ve temalarına bakacak olursak durumu şöyle açıklayabiliriz: Köylü Müziği: Başından beri örnek verdiğimiz, karnaval, cümbüş, eğlence, ölüm, doğum, hasat dönemi, aşk, ağıt vb. müziklere ait örnekler sunmuştuk. Diğer pagan alışkanlıklardan yola çıkarak, Ortaçağ’da kilise bu tür müzikleri de örnek alarak, kendisine mal edip benimsemiştir. İsa’nın ölümü ve dirilişini konu alan eserlerde örneğin, eskinin ve yeninin sentezine şahitlik ederiz. Eski geleneklerin izleri dinle birleşerek ortaya farklı bir sentez çıkarmış, yeni bir türün de ön ayağı olmuştur. Bu dönemde ortaya çıkan bu köylü şarkıları aynı zamanda birden çok ülkenin sanat müziğine yön vermiş, ulusal müziğin de oturmasını sağlamakla kalmayıp, belki de protest olarak adlandırdığımız türün de öncüsü olmuştur. İlk başlarda hayatın içinden gelen kavramlara parmak basan bu tür, ilerleyen zamanla birlikte yine yaşadıkları duruma göre derebeylerine karşı yürütülen kahramanlık öykülerini konu alan, eski dönemlerdeki gibi aşkın ve sevdanın yer aldığı kır türküleri, doğa şarkıları ve ninnilerle gelişmeye başlamıştır. Sümerler döneminde ilk ninniye ve bu tarza yakın çalışmalara yer vermiştik hatırlarsanız. Saray Müziği: Köylü müziğine nazaran, halktan kopuk olduğu için belirli bir enstrüman hakimiyetine, beste kalitesine ve kabiliyete önem veriliyordu bu müzikte. Yine aşk, doğa ve kahramanlık gibi dinin dışında yer alan konulara yer veren bu müzik, 13. yüzyıla kadar böyle devam etti ve kısmen insani değerlere önem veren bir tarza sahipken, Haçlı Seferleri sonucunda bu müzik türü de ortadan kalkmış oldu. Aynı zamanda saraya bağlı ozan/şairlerin müziği gelişmiş değildi; günümüzde ‘’spoken word’’ dediğimiz tarza benzer bir biçimde şiirleri müzikle okuyorlardı bu sanatçılar. Saray müziğinin gelişmesini sağlayanlar da sonradan parayla tutulmuş sanatçılar olmuştur. Ayrıca saray müziğinin haline de gelmiştir bir zamanlar. Kent Müziği: Günümüzdeki gibi, birden çok ırkın, dilin ve kültürün yaşadığı kentler, o zamanlar için de halkı sanatsal anlamda etkileyen ve geliştiren bir yapıya sahiptiler. 14. yüzyıldan sonra ortaya çıkmaya başlayan, kilise ve halk müziğinden etkilenen bağımsız orta sınıf sanatçılarla birlikte ilk kez din ve din dışı halk müziği birlikte işlenmeye başlandı. Bu müziğin gelişmesindeki diğer etkenler ise İ.Ö. örnek verdiğimiz diğer gelişimler gibi ticaret ve keşiflerdir. Bu dönemde, ticaretler vasıtasıyla doğu müziklerinin de farkına varılmasıyla Avrupa müziğiyle ilginç etkileşimler gerçekleşmiş ve bugün de örneğini gördüğümüz gibi örnek sentez çalışmalarda tahminen ilk kez bu zamanlarda bulunulmuştur. Keşif ve ticaretin artmasıyla farklı kültürleri gören insanlar, hayatın renklenmesiyle müziği de geliştirmiş oldular. Her zaman kötü olayların da iyi yönleri olabileceğini düşünecek olursak, Haçlı Seferlerinden sonra gezginler aracılığıyla, birlikte yaşamı ve yaşama sevincini belirten eserleri kentlere yaydılar yine pagan dönemlerine benzer bir şekilde. Bugün çevremizde pek göremesek de ‘’jonglör’’ olarak adlandırdığımız jester, jongleur ismindeki mistrel, oyuncu, hokkabazlar sayesinde canlı bir kent yaşamının ortaya çıkmasıyla, müzik de bundan payını alarak çeşitliliğe alıştı. Kilise ilk başlarda bu insanları “şeytanın çömezi” vb. ifadelerle aşağılayıp, ahlaksız etiketini yapıştırsa da, ‘’Jonglör’’ler hem kendilerini sevdirmeyi hem de korkutmayı başarmışlardır. Bazı ülkelerde belirli zamanlarda bu serseri kişilerin alt tabaka olan insanlardan uzak tutulması gerektiği bile emredilmiştir. Sebebi ise, ayaklanmalara neden olabilmeleri ve yeri geldiğinde halkı kışkırtabilmeleridir. Yine eskiden de, bugün olduğu gibi bazı güçlerin işine gelmediği zaman engellemek istediği bir şeyi yasaklama sürecine nasıl gittiğinin bir örneğidir sanırım ‘’Jonglör’’ler. Yine bu zamana yakın bir dönemde, matbaanın keşfiyle birlikte bazı güçler susup kalmış, engellemek isteseler de bazı bilgilerin açığa çıkmasını, geniş kitlelere yayılmasını engelleyememişlerdir. Buna rağmen, müzik eserleri ve ansiklopedilerden kazancını sağlayan müzikle uğraşan kişiler, ancak 18. yüzyıl gibi bir zamanda para kazanabilmişlerdir. Kilise Müziği: Dinsel ayinlerden ve sözlerden oluşan bu müzik türü, Mısır, Grek, Süryani müziklerinden etkilenmiştir. Hem din adamı hem de besteci olan kişiler tarafından oluşturuluyor ve kuramcılar tarafından standart hale getiriliyordu. Ayinler için özel makamlar kullanılırdı. Bazıları kilisenin müziğe katkısı olduğunu belirtse de bazı kişiler buna şiddetle karşı çıkar. Yine de Pythagoras ile başlayan ilk notalı müziğin kullanılması, belki de yüzyıllar sonra ilk kez kilise tarafından benimsenmişti. 14. yüzyıldan sonra da artık müzik eserleri geçmişte olduğu gibi akıllarda kalmaktan, kuşaktan kuşağa aktarılmaktan ziyade; ilk kez okunabiliyor, notalaştırılıyor, inceleniyor ve de arşivlenip saklanabiliyordu. İlk defa kalıcılığın müzik tarihinde olması 14. yüzyıla denk gelmektedir. Bundan sonra doğaçlama ve bazı halk müzikleri ikinci plana atılmaya başlanmıştır. Yine devamında 15. yüzyılda çokseslilik ortaya çıkmış ve yerleşmiştir. Ortaçağ’da, toprak sahiplerinin en büyüğü kilise olmuştur. Feodalizmi barındıran temel kaynak ve zenginlik kilisenin elinde olmakla birlikte, birçok şeye yön ve karar veren bir oluşum haline gelmiştir. Müzisyenleri, o zamanlar için kullanılan bestecileri her zaman kendi isteği doğrultusunda yönlendirmiştir. Hukuk, bilim ve eğitimin dışında Ortaçağ’da müzik ve sanat da kilisenin egemenliği altındaydı. 14. yüzyılla birlikte kilisenin denetiminden çıkan cesur müzisyenlerle müzik biraz ilerleme kaydetmiştir. Din konusu dışına yönelen bu kişiler ( Machaut, Dufay, Di Lasso vb.) sayesinde komediyi, eğlenceli eserleri tatmıştır insanoğlu. Biraz önce de bahsettiğimiz gibi, Jonglör faktörü de yadsınamaz elbette. Ana başlıklar altında önemli gelişmelerden bazılarını burada paylaştık; Kilise müziğinin gelişmesi ve ‘’Org’’un kiliseye girişinden önce, iki kitap ve müzik tarihi ile ilgili kısa bir yorum yapmak istiyorum. İlhan Mimaroğlu, ‘’Müzik Tarihi’’ isimli sanat müziğinin tarihini ele aldığı çalışmasında, eski uygarlıkların müziğine pek yer vermek istemez; sanat müziği ve günümüzün müzik anlayışına ters düşeceği için kadim uygarlıkların müziğini ilkel olarak nitelendirir. Çin ve Japon müziklerinden başlar müzik tarihini anlatmaya, sonrasında Hint ve Tibet müziklerinden bahseder. Müzik tarihini; Mısır ve Grek müziğini etkilediğini düşündüğü için Çin, Japon ve Hint müziğiyle aktarmaya başlar, Bizans ve Yahudi kültürleriyle devam ettirip, tek sesslilikten çok sesliliğe atlayarak ele alır. Oldukça başarılı ve güçlü bir kaynaktır, son derece de önemli bir yapıttır Mimaroğlu’nun ‘’Musiki Tarihi’’. Bu konu üzerine yazılmış bir diğer önemli çalışma da Sidney Finkelstein’in ‘’Müzik Neyi Anlatır’’ adlı çalışmasıdır. Bu çalışmada tarih öncesine biraz daha fazla değinmiştir Finkelstein. İnsanların hangi düşünce yapılarında nasıl müzikler ürettiğine odaklanmıştır. Kökenini sorgular ve derinlemesine eleştirilerde bulunur. Ayin ve müzikle ilgili bağdaştırmalar yapar. Mimaroğlu, kitabının tek seslilikten çok sesliliğe geçiş bölümünde, dinsel kilise tören müziklerinin nereden geldiği sorusunu sorar. Eski Yunan, Suriye ve Mısır uzantılı olduğunu belirtip, bu uygarlıkların kültüründe tek sesli müziğin geçerli olduğunu ekler. Finkelstein ise, köleci toplumlar olarak belirttiği eski Mısır, Mezopotamya, Hint köleci toplumları, eski Yunan kent devletlerini, İskender İmparatorluğu’nu ve son olarak da Roma İmparatorluğu’nu da buna dahil edip, bu dönemin MÖ. 3000 civarı başladığını öne sürer. Köleciliğin konusunda uzman sanatçılar yarattığının, müzik aletlerinin kalitesinin arttığının, matematik bilgi düzeyinin bu zamanlarda ilerlediğinin altını çizer. En önemlisi, köleci toplumun müziğini, müzisyenlerini betimleyen resimlerde de görüldüğü üzere, Mimaroğlu’nun aksine; çoğunlukla polifonik (çoksesli) müziklere sahip olduklarını iddia eder. Biz başından beri müziğin kökeninin eski uygarlıklar olduğunun altını çizdik ve bu sebeple yolumuza Finkelstein’i izleyerek devam etmemiz gerekir. İlk olarak 7. yüzyılda kiliseye girmesine rağmen yaklaşık 17. yüzyıla kadar org ve çeşitli enstrümanlar, çeşitli yasaklarla arka plana itilerek müziğin gelişmesi engellenmiştir. Org, şartlar doğrultusunda sadece melodileri destekleyebiliyordu. Bu süre içerisinde, din dışı müzik de büyük gelişme kaydediyordu. Karanlık çağ olarak adlandırılan bu çağın sona ermesi Rönesans dönemine kadar sürmüştür. Rönesans ile birlikte çalgılar özgürleşmiş, kilise halk müziğine de kapılarını yavaşça aralamak zorunda kalmış, sanat ve müzik de bundan faydalanmıştır. Felsefe ile müzik ve resim gibi sanat dalları da özgür kalmaya başlamış, üretkenlik açısından ilerleme kaydedilmiştir. Yine de ‘’pagan’’ tehlikesi kilise için hala bir tehdit oluşturmaktaydı. Halk müziğinin kilise müziğiyle kaynaşması ve bazı yasakları kaldırmak zorunda kalması bence, eski gücünü kaybeden kilisenin bir taktiği olmalıydı. Halk Müziğini Gelişmesi: Kent Müziği bölümünde ‘Jonglör’lerden bahsetmiş; halk müziğinin, kent müziğinin gelişmesini, din dışı müziğin kiliseye girmesini sağlayan faktörlerden biri olduğunu da belirtmiştik. Jonglörlerin dışında, dönemin bir diğer önemli halk müziği icracılarıysa, konumuzla da alakalı olan ‘’troubadour’’lardan oluşuyordu. Haklarında türlü efsane yer alan bu gezgin, ozan-şövalye sanatçıların 11. ve 12. yüzyıllarda Güney Fransa’da ortaya çıktıkları rivayet edilmektedir. İlerleyen Rönesans ve Reform devrimleri öncesinde oldukça önemli yere sahip bu müzisyenler, heretik düşünce yapısına sahiptiler. Zamanla artan ilgi ve sözlerinde yer alan kadın temalı, erotik şarkılardan ve ünlerinin artışından ötürü kilisenin dikkatini çekmekte zorlanmadıkları kesin. Şarkıların sözlerinde ana tanrıça kültünü yayan bu müzisyenler, bazı kaynaklarda ‘’minnesingers’’, kadın şarkıları söyleyenler olarak da yer almaktadır. Çıkış noktaları olarak da Languedoc ve Provençal bölgeleri geçmektedir. Languedoc’ın, her zaman sanatın, aykırı düşüncelerin ve bilginin yer aldığı kültürel yapıya sahip bir bölge olduğu da dilden dile söylenmektedir. Longuedoc yöresinin Kathar tarikatının ve Tapınak Şövalyeleri’nin de bir süre barınağı konumunda olduğu da ayrıca bilinmektedir. 1209 ve 1244’te yaşanan Haçlı Seferleri’nde, rotasını Fransa’nın güneyine çeviren, asıl ve nihai amacı müslümanları kışkırtmak ve Kudüs’ü sahiplenmek olan, pagan kültüründen ve kökleri eskiye dayanan bu gizli tarikat ve oluşumlardan son derece rahatsız olan kilise, bu sefer hıristiyanların da çoğunlukta yaşadığı kendi topraklarına saldırıya geçmiştir. Birçok masum insanın da ölümüyle sonuçlanan bu olay, tarihin utançlarından biri olarak hafızalara kazınmıştır, her ne kadar bu olay fazla dile getirilmek istenmese de. Bu yöre ve civarında yapılan sanat ve müzik daha çok Homeros dönemine benzer nitelikler taşımaktadır. Eski dönem ‘’saga’’larının, şiirle müziğin doğaçlama sentezlerinden oluşan, aynı zamanda ayinsel özelliklere sahip ve büyüleyici etkilerle kuşanmış ruhani bir müzik olduğunu tahmin edebiliyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kilisenin bu ilerleyişten hoşnut olmaması da oldukça doğal. Sözlerin ve müziğin özenle ve ahenkle sergilendiği bu çalışmaların en önemli yanı da inisiye olmayanlardan son derece gizlilikle korunmuş olduğudur. Daha önce de örnek vermiş olduğumuz gibi, ezoterik kültürler sırlarını asla kendinden olmayanlarla, yani dışarıdakilerle paylaşmaz. Finkesltein ‘’Müzik Neyi Anlatır’’ kitabında bu özelliğe ‘’Trobar Clus’’ adıyla değinir ve kapalı ya da belirsiz bir beste biçimi geliştirmekten övündüklerini belirtir. Burak Eldem’in, “Fraternis” isimli çalışmasında, Isabel Cooper - Oakley’den alıntılanan bir bölümde ‘’Troubadour’’ların yalnızca sıradan ozanlar olmadıkları, büyük ve köklü bir birikimin taşıyıcıları ve bu büyük birikimden açan çiçekler oldukları belirtilmiştir. Ezoterik bilgileri şarkılar aracılığıyla sonsuza dek yaşattıkları da eklenmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ezoterik sırlar / aktarımlar yok olmaz; binlerce yıl aksamadan süregelen oluşumlardır. “Tapınak Şövalyeleri’nin Gizli Tarihi” isimli çalışmada da karşılaştığım bu müzisyenler, yine gül ile özdeşleştirilmişlerdir. Amerikalı doom, sludge, stoner müzik grubu Sub Rosa’nın da ismini bu mitten aldığı kanısına varabiliriz. Sub Rosa’nın (gülün) altında konuşulanların Tanrıça Afrodit’in (Venüs) cinsel sırları olduğu ve bu sırra sahip olmayan kişilere açıklanamayacağı vurgulanmıştır. Ayrıca gizli tanrıça figürlerinin yerleşik olduğu eski katedrallerde de gül imgesi; yine tanrıça, kadının önemi, Meryem ana, Sophia vb. metaforik anlamlardan oluşur. Trobadour’ların da birikimden doğan güller olduğu; güllerin de benimsemiş oldukları en önemli sembollerden biri olduğunu aktarmıştık. *Simya sanatında cinselliğin de oldukça önemli bir yere sahip olduğunu belirtmek gerekebilir. Çoğu ayinlerde cinsellik ön planda tutuluyor, yine bazı tarikatlar ancak cinsel birleşmeyle tanrısala ulaşabileceklerini düşünüyorlardı. A. J. Racy, “Arap Dünyasında Müzik: Tarab Kültürü ve Sanat” isimli kitabının giriş bölümünde yine konumuzla ilgili kısaca Antik çağlarda Mısır ve Babil uygarlıklarının, sesi kozmolojik düzenle ilişkilendirdiklerini belirtmiştir. (Pythagoras’ın, Mısır ve Babil’de inisiye olduktan sonra bu kuramları geliştirip Roma ve Yunan medeniyetlerine taşıdığını hatırlıyoruz) Bazı Sami asıllı kültürlerde müzik formlarının göksel ve dünyevi varlıklarla belirtildiğini; Kitab-ı Mukaddes’te de müzik ve müzik enstrümanlarının faydalarından bahsedildiğini söyler Racy. İslamiyet öncesi Arabistan’da ise müziğin büyüyle eş tutulduğunu, güçlü ruhları çağırmaya yaradığını, insanlar ve diğer canlılar üzerinde de anlatılması güç ifadelerle belirtildiğini anlatır. Ortaçağ Arap müzik bilimi üzerine yazılan eserlerde de, müzikle evrenin diğer yönleri arasında organik bir bağ olduğu dile getirilmiştir. Biraz önce yer verdiğimiz Mısır, Babil, Pythagoras örneğinde olduğu gibi, Antik Yunan yazarları da tedavi edici kozmik yapısından sık sık bahsetmişlerdir müziğin. İslami tasavvuf geleneklerinde de hala devam ettiği şekliyle müzik, ruhani bir arınma, aşkınlık aracı olarak betimlenmektedir. ‘’Troubadour’’ ve ‘’Minnesingers’’lerin, önce Güney Fransa dolaylarında başlayıp sonra da Avrupa’nın çeşitli yerleşim alanlarına dağıldıklarını görüyoruz. Katharlar ve Tapınak Şövalyeleri ile de bağları olduğunu öğrendikten sonra; büyüleyici atmosferde, şimdiki zamanın deneysel tarzına yakın sentezlerden oluşan, ritüel tarza sahip bir müzik metodu geliştirdiklerini söyleyebiliyoruz. 12. Yüzyılın başlarında ortaya çıktıkları varsayılan Tapınakçılarla, aynı fraksiyonda olmamalarına rağmen Katharlarla müzik konusunda da aynı işleyişi görüyoruz. Düşünce biçiminden farklılıklar gösteriyor olsalar da, yıllar içinde birliğine varan ortaklıkları acaba Doğu'dan mı geliyordu? Tapınakçıların öncelikle askeri koruma veya bize böyle aktarılan keşif gezilerinden öğrendikleri bir şey olabilir miydi. Tahminlere ve varsayımlara bakılacak olursa, tapınakçıların çoğu gizli ilimlerini, bilgilerini doğunun fakir bilgelerinden aldıkları söyleniyor. Aynı dönemlerde Anadolu yöresinde, Suriye, Mısır civarlarında da boy gösteren anarşist devişler olarak nitelendirilen çeşitli ezoterik oluşumların olduğu açık. Ellerinde gece gündüz tef, davul çalan, ayin yapan, dini kuralları reddeden 1200 ile 1550 yılları arasında kayıtları da bulunan çeşitli grubun da mevcu olduğunu bilgisini de pekiştirirsek, daha önce iddia ettiğimiz gibi, bu türde gizemli müziklerin kökeni çok eskiye, kadim uygarlıklara kadar dayanmaktadır diyebiliriz, bu varsayımlar üzerine. Kaynak: Mehmet Kaygısız Müzik Tarihi, Başlangıcından Günümüze Müziğin Evrimi Sidney Finkelstein, Müzik Neyi Anlatır İlhan Mimaroğlu, Müzik Tarihi II. BÖLÜM DOOM'UN KÖKLERİ Öncelikle düşünce ve sanat dünyası Rönesans dönemiyle özgürleşip, üretim açısından refaha kavuşmuştur. Bununla birlikte Avrupa’da farklı düşünce şekilleri oturmaya başlamış; kilise, dengelerin değişmesiyle birlikte gücünü yitirmeye başlayınca da, feodalizm yerini kralcı yönetime bırakmış, keşiflerle birlikte ticaret hızlanmış fakat bu sefer de sömürgecilik döneminin başlangıcı gerçekleşmiştir. Antik Yunan tiyatrolarından ve eski Çin tiyatrosundan esinlenilerek ortaya çıkan opera, dönemin müzik yapısında etkisini göstermiş, gelişen teknoloji sayesinde enstrümanların kalitesi artmış ve çok sesli müzik yükselişe geçmiştir. Önceleri sıradan bir hizmetkardan farkı olmayan ve soylu insanlara hizmet eden çalgıcılar, zamanla halka da hizmet etmeye başlamış, böylelikle müzik geniş kitlelerce de benimsenmeye başlamıştır. Saray hizmetkarlığından kopan müzisyenler, bestelerini daha özgür bir ortamda üretmeye başlayıp, halk müziğinin etkisi ve halkla da kaynaşmalarından sonra müzik biraz geç de olsa kendini bulmuş ve gelişmeye başlamıştır. Fransız Devrimi öncesi müzik sarayın içinden kopup meydanlara, yani halka inmiştir. Tek sesten çok sessliliğe geçiş, halk müziği etkisi, barok dönem ve operanın ortaya çıkmasıyla müzik ve düşünce sistematiği yerli yerine oturmaya başlamış; piyanonun icadı, usta bestecilerin ebedi eserleri, Aydınlanma Çağı ve romantizmle birlikte müziğin duyguların kökenine yönelme eğilimi hız kazanmış; topluma, savaşlara, şiddete karşı bir tavır takınmış ve ilerleme kaydetmeyi başarmıştır. Büyük eserler genellikle bu dönemde ortaya çıkmış olup; müzik bireyselleşmeye başlamıştır. Bir anlamda, günümüz popüler ve kişisel müziğinin de kökeninin romantizm dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Devrim sonrası yönetici sınıflar değişmiş, bununla birlikte insanların düşünceleri de gelişmeye başlamıştır. Yıllar boyu çekilen acılar ve kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla, içinden gelen sese kulak vermeye başlamıştır insanoğlu. Şunu söyleyebiliriz ki; gelişen müzik ve müzisyenler, ilerleyen yıllarla birlikte ustalığa erişmiş, üretkenlikte sınır tanımamıştır. Ayrıca müzik form değiştirerek daha çok içselliğe yönelmiş, halk ve folk müziğiyle inanılmaz bir bağ kurulmuş, bu sayede son derece önemli bir gelişme göstermiştir. Zamanla birlikte müzisyenler hak ettikleri saygıyı ancak yüz yıllar sonra görebilmiş, değerleri sonradan anlaşılmış ve sanata, devrime, insanlığa adeta yön veren önemli kişiler haline gelmişlerdir. 20. yüzyılla birlikte, insanlar bir kentten diğer bir kente konser izlemek, müzik dinlemek için yürüme gereği duymuyor; plakların basılması veya müziğin popüler hale gelmesiyle birlikte hemen her yerde müzik dinleme olanağı yakalabiliyordu. Müzikte ‘’atonalite’’ olgusu yer almaya başlamış ve elde ettiği imkanların da sayesiyle, deneylerden kaçınmamaya başlamıştır. Müzik, büyük kitlelere hitap eden bir sanat dalı olarak 20. yüzyılda konumunu sağlamlaştırmış ve hatta doruk noktasına ulaşmıştır. Zaman zaman yine sansürcü zihniyet önünü tıkamaya çalışsa da müzik piyasası 20. yüzyılda özgürlüğünü tam olarak ilan etmiş ve sınırları bertaraf etmiştir. Bunda öncelikle gelişen ve değişen Avrupa Müziği, sonrasında Blues ve Caz müziğinin önemi yadsınamaz unsurlardandır. Şimdi kısaca ‘’Blues’’ ve ‘’Caz’’ müziğin kökenine göz atalım. Sömürgeciliğin başlamasıyla, yine Tapınakçılarda olduğu gibi farklı kültürler ve medeniyetler birbirleriyle kaynaşmış olsa gerek. Her kültürün kendine ait ezgisi ve müzik bilinci olduğunu da düşünürsek, müziğe yön veren çok kültürlü oluşumun başlangıcı Birleşik Devletler’de gerçekleşmiştir. Bunun sebebi de yeni dünya düzeninin oluşmaya başladığı ilk noktanın Amerika kıtası olması ve bu kıtaya fazlaca göçün gerçekleşmiş olmasıdır. Ahlaksız Müzik: Blues Kolonizasyon dönemiyle birlikte, yeni Dünya düzeni yavaş yavaş oturmaya başlarken; milyonlarca Afrikalı topraklarından koparılarak çalıştırılmak üzere yeni Kıta’ya getiriliyordu. İlk önce tütün, sonrasında pirinç, şeker ve pamuk, kölelerin yoğun olarak çalıştırıldıkları alanlardı. Toplam üç yüz sene içinde yaklaşık kırk milyon Afrikalı insan köklerinden koparılmış, bunun da on beş milyonu kolonilere sağ salim varabilmiştir. Abraham Lincoln’ün bildirisinden sonra kölelik tamamen (Güney ve Kuzey Amerikanın dahil olmasıyla ) kaldırılmış olmasına rağmen, Afrika kökenli halk uzun yıllar dışlanmış, zorlu ve çetin bir süreçten geçmek durumunda kalmışlardır. Önceki bölümlerde de tekrarladığımız gibi, yine dini baskılar had safhada etkisini göstermiş; birtakım ritüellere ve kurallara uymak zorunda bırakılmışlardır. Ayrıca kendi yörelerinden getirdikleri ve kendi kültürlerine ait olan adetleri dahi kısıtlanmıştır. Çeşitli Afrika dinleri baskı ve zorla engellenmiş, müzikli, danslı ayinler de tamamen yasaklanmıştır. Yine de, köle olan bu duygulu halk, müziğini icra etmekten vazgeçmemiş, türlü zorluklara karşın kendi öz kültürlerini yaşatmaya ve yaymaya devam etmiştir. Bazı şarkılar dini ilahilerden oluşan garip danslı, gürültülü, görgüsüz bir müzik olarak nitelendirilirken, bazı parçalar yine dans figürlerinin yer aldığı iş şarkılarından oluşuyordu. Çektikleri acılara rağmen, eğlence amaçlarından bir şey kaybetmeyen bu halk, bazı şarkılarda ağlamaklı olabiliyorken, yine acının tasvir edildiği bir başka örnekte bunu farklı dans şekilleriyle dile getiriyorlardı. Müziklerinde herhangi bir kural da yoktu. O anki ruh haline uygun olarak içlerinden gelen sesleri çıkarıyor, imkansızlıklardan dolayı ellerinde ne varsa bunları müzik aleti haline getiriyor; Afrika tandanslı el ve ayak vurmayı da buna dahil ederek, hem ruhlarını hem de bu fiziksel aktiviteyle vücutlarını dertten, kederden arındırıyorlardı. Müzik, kadim uygarlıklardaki gibi, hasat zamanı, ruhsal arınma, iş şarkıları vb. durumlardan yola çıkılarak oluşuyordu. 1840’lara gelindiğinde siyahlardan etkilenen bazı beyaz insanlar türemişti. Bunlara halk ozanları deniyordu. Spoken word tarzı vokalin de günümüze en yakın örneklerinden birini popüler hale getirenlerden birinin de bu beyaz halk ozanları olma ihtimali oldukça yüksek görünüyor. Halbuki, blues’un temeli zaten konuşmaya dayalı bir müziktir. Beyazlar, yıllar sonra ciddi ticari ve popüler devrim etkisi yaratacak olan Rock and Roll (sözde) keşiflerinden önce, ilk kez ‘’zenci halk ozanları’’ndan esinlenip, yararlanmayı fırsat bilmiştir. O yıllarda oldukça revaçta olan bu tür, beyazların siyahi kültüründen kopyalayıp yapıştırarak oluşturduğu ve devamının hızla geldiği ilk müzik türlerinden sadece bir tanesidir. Eski dönem blues müziği şimdikine göre oldukça farklıydı, ilahilerde doğaçlama dikkati çekiyordu. Bir kez söylenen bir ilahinin tekrarlanması neredeyse olanaksız gibiydi. Doğaçlama örneğine burada da rastlıyoruz. 1900’lerin başında yaygınlaşmaya başlayacak caz ve batı müziğiyle ayrıldığı en önemli nokta da budur blues müziğin. Gücünü içtenlikten alır, etkisini içsellikle gösterir çünkü. Eski toplumlar gibi, o ana odaklanır ve duygularını ifşa etmekle meşguldür. Programlı bir müzik olmamasına karşın, son derece etkili ve iz bırakan bu tür, ilerleyen yıllarla birlikte birçok müziğe esin kaynağı olmuştur. Halkın müziğidir; kuralları yoktur ve doğaçlamaya önem verir. Yıllar içinde diğer türler gibi yerel müziklerle kaynaşarak evrim geçirmesine rağmen, ilk dönem blues müziği, az da olsa hala aramızdadır. Kadim uygarlıkların müzikleri gibi dilden dile, kulaktan kulağa aktarılarak yüzyıllar boyu kaybolmadan günümüze kadar gelebilmiştir. Çeşitli dönemlerde deformasyona uğrasa da, özünü koruyan nadir müziklerden biridir. Akustik blues çalışmalarıyla iyi satış grafiği yakalayan ve eski dönem blues’unu yaşatan Keb’Mo buna iyi bir örnek sayılabilir. Blues’un Popülerleşmesi: Müzik tarihçileri ve bazı müzik otoritelerine göre 1903 yılında müzisyen ve yapımcı W. C. Handy, Mississipi’de bir istasyonda uyurken, son derece zayıf, titrek, her tarafı dökülen bir zenci genç, gitarı andıran bir çalgıyı çalmaya başlar. Yüzünden anlaşıldığı kadarıyla, sefaletin ve acının iliklerine kadar işlediği bu kişi, Handy’i fazlasıyla etkilemiş, çalınan ezgi ve müzik aklından hiç çıkmamıştır. Daha sonra belki de, ilk ticari müzik atağını da gerçekleştirerek, bu müziği kendince şekillendirip yayımlayarak adı ‘’blues’un babası’’ olarak tanınmış olacaktı. Bu iddiayı kendisinin de reddetmesine rağmen, bu etiket üzerine yapışmıştır. Yine de, blues müziğin yayılmasında oldukça payı bulunmaktadır W.C. Handy’nin. Kimilerine göre Blues ve Caz müziğin şekillenmeye başlamadan önceki hali olarak ‘’ragtime’’ gösterilmektedir. Bazı eleştirmenler ve müzisyenler buna karşı çıkar. Ragtime da ozan şarkıcılardan sonra ortaya çıkmış bir müzik türüdür ve Afrika ezgileri, İskoç ve İrlanda müziklerinden etkiler taşımaktadır. Afrika gelenekleri altında, sentez bir yapıya sahip bu müzik, zamanla folk müzikle de kaynaşarak caz ve blues’un şimdiki haline vesile olmuştur. Ragtime ile ilgili birkaç örneğe birazdan kısaca anlatacağımız caz müzik bölümünde yer vermek üzere, blues’un önemli olan bir diğer temasından bahsedelim; yani cinsellikten. Ortaçağ boyunca çalgılara, müziksel içeriğe, sözlere, kısacası birden fazla şeye karışmıştır kilise. Oysa ki cinselliğin ve birtakım buna benzer şeylerin sansürlendiği zamanlar öncesinde, cinsellik kutsal sayılırdı. Kadim uygarlıklarda cinsellik bir ayin, ritüel ve bir inisiyasyon olarak oldukça ilahi bir kavramdı. Hindistan düşüncesinde ‘’Tantra’’, Çin merkezli ‘’Taoizm’’de dini ve ruhsal üstünlüğü belirten ilahi cinsellik anlayışının, tensel ve anlık zevkten öte, tanrısal bir gizemi barındırdığına inanılıyordu. Ölüm ve tekrar dirilişi de simgeleyen seks, simya dünyasında da önemli bir yere sahipti. Sümerlerde kutsal fahişe, Hint ve Çin uygarlıklarında ilahi bir boyut, Babillerde ve eski dönem kültürlerinde bir çeşit inisiyasyon anlamına geliyordu. Simya pratiğinde ve gizli ezoterik düşüncelerde ise gizli ve herkes tarafından bilinmemesi gereken alegorilerle örtünmüştü. Önceden bahsettiğimiz gibi, gezgin ozan şarkıcı ‘’minnesinger’’ler ile yeni dünya üzerinde ortaya çıkan spoken word dediğimiz olayın devamcısı ve günümüzdeki ozan şarkıcıların da atası sayılan blues müzisyenlerinin ortak noktalarından biri de şarkı sözlerinde cinselliğe yer vermeleri olmuştur. ‘’Minne’’ kelimesi ideallerin kadını veya bir tanrıçayı tasvir etmektedir. Aşkı anlatan, cinsel içerikli sözlerin belki de yüzlerce ya da hatta bin yıl sonra siyahların şarkılarında tıpa tıp aynısına olmasa da yakın bir şekline tanık oluyoruz. Ortaçağ Avrupası’nda olduğu gibi, ozan şarkıcı zenciler de ayyaş, zevk düşkünü, berduş, şeytana hizmet etmekle suçlanmışlardır. Yalnız, blues müzikte, alegoriler yerine gerçekçilik ve hayatın içinden örneklerle cinsellik ve buna yakın duygular belirtilmeye çalışılmıştır. Genel olarak da; yolculuk, yaşadığı bölgeden ayrılmanın verdiği üzüntü, gittiği yere uyum sağlayıp sağlayamama ve gelecek tasası gibi hisler blues müziğe acı veren kaynaklardan sadece birkaçıdır. Bunlar haricinde, yalnızlık, fiziksel zevkler ve duygusal acılardan da bahsediliyordu sözlerde. Ozan şarkıcılar, çeşitli halk müziklerinin kaynaşması sonucu ortaya çıkan modern blues’un ilk örnekleri, ragtime, caz derken ilerleyen yıllarda kadınlar da blues müziğe dahil olmuştur. 1920’lerde ciddi satış grafiği yakalayan, plak satışları gitgide artan blues müzik sonradan çeşitlenmeye başlamış; teknolojik yeniliklerle birlikte New Orleans müziğinin inanılmaz gelişimiyle beraber en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. 1930’ların başındaki ekonomik bunalımdan sonra plak satışlarının düşmesine rağmen blues direnmiştir ve hala yaşayan efsane müziklerden bir tanesidir. Birden fazla müziğe de ön ayak olmakla kalmamış; savaşçı, direnişçi tarzıyla örnek de olmuştur. *Kaynak: Blues Tarihi - Şeytan'ın Müziği, Gles Oakley (Bütün müzik severlerin kesinlikle okuması gereken detaylı bir çalışma) Yeni Bir Sanat Müziği: Caz Amerikan müziğinin gelişmesindeki en büyük faktörlerden biri, almış olduğu yoğun göç dalgasıyla karışan ırklar ve topluluklar aracılığıyla müzik hazinesinin genişlemesidir. Ancak Tin Pan Alley gibi ticari müzik türleri yüzünden, bu kadar zengin birikime ve çeşitli halkların folklorik müzik zenginliğine rağmen, Amerikan müziği büyük ya da sanatsal anlamda uzun bir süre üretken olmayı başaramamıştır. Özellikle Afrika’dan gelenlerin kendi kültürleri ve Avrupa tarzıyla birleştirip kotardıkları bazı müzik türleri popüler müziğin de önünü açmıştır. Avrupa sanat müziğinden sonra yeryüzünde bu denli kısa sürede ortaya çıkıp gelişen ve kendini kabul ettiren caz müziği haricinde bir müzik olmamıştır diyebiliriz. *İlhan Mimaroğlu Müzik Tarihi adlı çalışmasında bunun 50 yıl gibi kısa bir süre gerçekleştiğini dile getirir. Caz en başından beri farklılığını hissettiren yapısıyla dikkat çeken özel ve büyük bir müzikti; blues’la aynı köklere sahip olmasına rağmen, enstrüman kabiliyeti ve beste farklılığı gibi yönleriyle farklı bir kola ayrılıyordu. Önceden de bahsettiğimiz kadarıyla, göçler ve işgaller sayesinde kültürler iç içe geçmiş ve bu sayede birbirlerinden beslenmişlerdir. Blues da ilk ortaya çıktığı vakitlerde, popüler ya da kar amacıyla ortaya çıkan veya iddiası olan bir müzik türü değildi. Aynı şey caz müzik için de geçerlidir. Fakat ataerkil toplum sonrası değişen dünya düzeninin dayattığı her şeyden para kazanma hırsı; caz, blues ve diğer müziklerin de satış kaygıları yüzünden dejenere olmalarına yol açmıştır. Bazı kesimler tarafından caz müzik yanlış tanınmaktadır. Bu müzik türü günümüzde bir pazarlama taktiği olarak, asansör müziği olarak bile adlandırılmaktadır. Neredeyse sadece yüz yıl içinde Avrupa Sanat müziğinin bin yılda yapamadığını gerçekleştirip, daldan dala ayrılan, kendini sürekli geliştiren, teknik açıdan her geçen gün bir ileri seviyeye ulaşabilen, Amerika kıtasından çıkıp farklı müzik türleriyle deneysel bir yöne kayan bu müzik türünün 20. yüzyılın en önemli müzik türü olduğunu söyleyebiliriz. Popüler olduğu kadar da yerin altında kalmayı başarabilmiştir caz. Öncelikle, iddia edilen caz müziğin Afrika kökenli olduğudur; bu varsayım hem doğru hem de yanlış bir varsayımdır. Afrika vurmalı çalgılarına ait benzerlikler taşıdığı doğru olabilir; fakat Avrupa müziği, çeşitli ülkelerin halk şarkıları ve bazı dini ilahilerden beslendiği de aşikardır. Sadece, yeni dünya düzeniyle birlikte oluşan köleci toplumun; daha doğrusu acılar çekmiş, duyguları ağır basan siyahi insanların icra ettiği bir müzik olması, Avrupa Sanat müziğiyle ayrılmasına yol açan ilk noktadır. Ayrıca Ortaçağ sonrası halk müziğine yönelen batı müziğini de etkilemiştir. Halktan gelen bir yapısı olmasına rağmen yoğun sanat öğelerini barındırır. Ancak yoğun sanat öğeleri barındırması ve teknik enstrüman kabiliyetine rağmen, kuralcı olmamış ve doğaçlamaya önem vermiştir. Özgür bir müziktir; içinde dans da vardır, ilahiler de. Hayatın vermiş ve yaşatmış olduğu içtenliğin de ön planda tutulduğu bütün duygular mevcuttur içinde. Bazı müzik kuramcıları caz ve benzeri müziklere, tıpkı kadim uygarlıklara yaptıkları yersiz eleştirilerde olduğu gibi, ilkel yaftasını yapıştırmışlardır hiç çekinmeden. Kabile müziğiyle benzerlikler taşıdığı öne sürülür. Bir yerde doğru olsa da, kabile insanının küçük düşürülmesi, sanat icra edemeyecek bir durumda görülmeleri gibi makul olmayan eleştiriler, ortodoks anlayışın en tipik özelliklerinden biridir. İlkel olarak görülmesinin en önemli sebebi de müziğin bilinçaltında trans etkisi yaratması, özellikle vurmalı çalgıların beyinde yarattığı uyuşturucu etkisi gibi niteliklerdir. Bugüne kadar edindiğimiz alışkanlıklarımızın bile kabile insanına dayandığını düşünecek olursak, kabilelerin cahil, küçük ve değersiz olduğuna kanaat getirmenin büyük bir yanılgı olduğu görülebilir. Doğayı ve yaşamı bu derece iyi tanıyan, bizlere aktaran, gereksinimlerimizi uygun hale getirmemizi kolaylaştıran o insanların şu anki sığ insanlardan daha geride olduğunu düşünmek elbette yanlıştır. Günümüze yakın dönem bestecilerine bakacak olursak birçoğunun doğu müziklerinden etkilendiklerini görürüz. İlk akla gelen de Stravinski olmaktadır. Müzikte çığır açan Debussy’i etkileyen Musorgski de, Uzak Doğu müziğinden haliyle etkilenip müziğine yansıtmıştır. Bu tip örnekler fazlasıyla çoğaltılabilir. Diğer dönem müziklerinden ayrılmasının en önemli sebebinin enstrüman hakimiyeti olduğunun altını çizmiştik; caz, çalgı aletlerini ustalıkla kullanır. Duyguları teknik kabiliyet ve yetenekle birleştirip blues’dan bir noktada öne çıkar. Blues ve diğer türlerin ilk örnekleri oldukça kaba ve ham sayılabilir; caz bu formların disipline edilmiş, oturaklı ve daha canlı, sınırları olmayan usta halidir. Ayrıca Amerikan askeri marşlarından da izler taşır; marş müziğinin en önemli özelliği de bilindiği üzere ritim üzerine kurulu olmasıdır. Orta Asya, Hindistan, şaman, pagan kültürlerinde çok önemli yere sahip olan davul ve vurmalı çalgılar, ‘’caz’’ın da en önemli enstrümanlarındandır ve hipnotik tarzını da buna borçludur. Blues gibi toplumsal bir müzik tam da toplumsal olmasının sonucu olarak her zaman çeşitlenebilir, besinini halktan almaktadır çünkü. Avrupa Sanat müziği gibi katı kuralları olmadığı için de her zaman değişime, daha doğrusu gelişime açıktır. Kendini yineleyen bir tekrardan çok, sürekli yenileyen/geliştiren bir müzik dalıdır. Kitab-ı Mukaddes’ten 20.yüzyılın başına kadar dünya müziğinin de bir özetidir ayrıca; ta ki yirminci yüzyıl ortalarında ve 21. yüzyıl başlarında şekillenmesini tamamlayan bir müzik beliriverene kadar. Elektronik Müzik Blues ve caz müzikler müzik piyasasına yön vermeye başlamışken, değişik ve radikal bir müzik türü de aynı dönemlerde gelişmeye başlayıp, sessizce yolunda ilerliyordu. Yavaş yavaş sektör haline gelmeye başlayan müzik endüstrisi farklı gelişmelere de gebe kalıyordu aynı zamanda. Bunlardan en önemlisi de elektronik müziğin keşfi, müzikte elektronik elementlerin kullanımı, gitgide deneysel bir hal alan yeni müzik çağının başlangıcıydı. Çıkış amacı olarak da, çalgıların herhangi bir sınırının olmaması, seslerin istenildiği kadar uzatılabilmesi/kısaltılabilmesi; yorumcu, besteci ve orkestra yöneticilerinin isteklerinden bağımsız olarak hareket edebilme özgürlüğü gibi nedenler sayılabilir. Ayrıca, modernizm sonrası özgürleşen sanat dünyası, deneylere açık olması ve yeniliğe giden yolda sınır da tanımamasından dolayı, denenmemiş ve farklı olanları tecrübe edinme amaçlı, bir yerde hem teknolojinin ilerlemesi hem de doğaya özlemin artmasıyla beraber gelişen bir yabancılaşma sürecinin yattığı döneme denk gelmektedir. Şehirleşme ve global ekonomilerin hızla artmasıyla, doyumsuzlaşan insanoğlunun sesini değişik bir yöntemle duyurma ihtiyacından yola çıkarak, 1800’lü yılların sonlarına doğru son derece büyük ve köhne aletlerle oluşmaya başlamış olup; hala alt kollarıyla nefes almaya devam eden bir müzik türüdür. İlk örnekleriyle şimdiki yapıtlar arasında çok fark bulunmasına rağmen, gelenekselci anlamda yine de satış kaygısı gütmeyen albümler de hala icralanmaktadır. Doom, psychedelic vb. toplulukları etkileyen önemli bir müzik dalıdır elektronik müzik ve onun alt türevleri. Önce günümüzün popüler, rock, caz gruplarına göz atalım. Doom ve ataları kimler, insanları, gençleri, dinleyicileri bu tür müziğe iten sebepler neler, nasıl gelişti ve günümüzde adeta bomba etkisini ne şekilde yarattı, öncelikle bunu kısaca inceleyelim. Bluegrass Blues’un popülerleşmesinden önce bluegrass müzik; İrlanda, İskoçya’dan göç eden fakir beyaz insanların halk müziğidir. Zamanla afro amerikan müziğiyle de kaynaşıp ilerleyen yıllarda belirli müzik türlerine öncülük edecektir. Günümüzde, özellikle Birleşik Devletler’de hala sevilen ve beğenilen bir müzik türüdür ve son yıllarda oldukça popüler hale gelmeye başlamıştır. Country, alternatif country, gothic country, americana gibi türlere ilham kaynağı olan bluegrass, yaklaşık yüzyıldan fazla bir süredir bozulmadan kendini koruyabilmektedir. Bilinen en önemli isimlerden biri, efsanevi Led Zeppelin üyesi Robert Plant ile de çalışmaları olan Alison Kruass’dır. Country Blues plaklarının çıkması ve popüler olmasıyla aynı zamanlara denk gelmektedir. İlk çıktığında blues’dan etkilenen beyazların icra ettiği sakin, dinlendirici, gitar ağırlıklı bir müzik iken güney eyaletlerine hapis kalan bu tür, son yıllarda faşist beyazlar tarafından daha çok benimsenmektedir. Dağlık bölgelerdeki kovboy, hillbilly, blues ve gospel müziklerden türemiş olmasına rağmen, son yıllarda Güney eyaletleri tarafından sahiplenilmiştir. Dışa kapalı bir müzik olduğu da bir gerçektir. Etkiledikleri türler arasında southern rock ve çeşitli Amerikan rock türlerini sayabiliriz. Yöresel bir müzik olmasına karşın, diğer her şeyde (Birleşik Devletler ürününde) olduğu gibi, tüm dünyaya pazarlanması çok da zor olmamıştır. İyi örnekleri ve bazı istisnai isimler dışında günümüzde çok da değeri olan bir müzik değildir; fakat köklerini koruması açısından önemli bir müzik dalıdır. Ayrıca; sadece sıradan rock gruplarının dışında gothic rock, death rock, alternatif country, americana, rockabilly, folk rock vb. grupların/türlerin oluşmasını, gelişmesini sağlamıştır. Birleşik Devletler’de kölelerin açtığı yolda ilerleyen müzik tahminlerin üzerinde büyüme gerçekleştirmiştir. Öncelikle Avrupa kaynaklı sanat müziği, İskoç, İrlanda, İngiliz ve Fransız halk müzikleri zaman içinde birbiriyle kaynaşmıştır. Fransız Devrimi, Aydınlanma süreci, Sanayi Devrimiyle birlikte çeşitli Amerikan halk müzikleri, Afrika ritüelleri, göç eden çeşitli toplulukların geleneksel müziklerinin de dahil olasıyla birçok şeyde olduğu gibi, müzik de artık bir endüstri haline gelmiştir. Bunda, sömürgeciliğin ve artan nüfüsun önemi de fazladır. Avrupa, Amerika’ya göre daha sanatsal yaklaşımlar getirmiştir bu dönemlerde müziğe. Her ne kadar birinci ve ikinci dünya savaşları insanlığı duraksatsa da sanat; yaşanılan acılar ve elverişsiz şartlara rağmen, artık karşı koyma güdüsüyle beraber, daha üretken ve cesur bir kimliğe bürünebilmeyi başarmıştır. Rock And Roll ve Müzik Sanayisine Tam Anlamıyla Giriş Avrupa Sanat Müziği ya da diğer adıyla Klasik Müzik, ilk çıktığı zamandan itibaren, saygınlığını popüler müzik sebebiyle yitirene kadar, belirli bir birikim gerektiren, dinlemesi ve icrası zor bir müzik dalıydı. Bu özelliğini belli ölçüde hala korumaktadır. Bestecilik, enstrüman kabiliyeti, müzikal eğitim gibi zor ve bazılarınca sıkıcı öğeler barındırmasına karşın Avrupa’da oldukça ses getirmekle kalmamış, bugün bile dinlediğimiz çoğu popüler esere de ilham vermiştir. İlhamdan da öte çoğu popüler müzik yapımcıları iyi müzisyenlerden değil iyi müzik dinleyicileri arasından çıkmaktadır genellikle. Bu müzik bilginleri, hangi zamanda neyin, nasıl ve hangi şekilde tuttuğunu ve işleyişin nasıl gerçekleştiğini basit formlarla kavramış ve son yüzyıl içinde endüstri haline getirmişlerdir. Bu sayede müzik piyasasına adeta yön vermiş ve tek amaçları para kazanmak olduğundan, müziği yozlaştırıp, sığ ve ellerinden geldiği kadarıyla basite indirgemeye çabalamışlardır. Sonradan da dinlemesi daha zor müzik türlerini bile, tüketici olarak gördükleri sıradan müzik dinleyicisine türlü oyunlarla nasıl pazarladıklarını da burada işleyeceğiz. Kimi müzik otoriteleri tarafından cafcaflanıp, son derece abartılan, aslında pek de bir numarası olmayan bir müzik türü olmasına rağmen, yüzlerce müziğe kendini ifade etme şeklini sunmuştur Rock and Roll. Şöyle ki; ragtime, blues, caz, Avrupa halk müzikleri gibi türleri aynı potada eritip, afro amerikan halkın neşesinden ve aynı zamanda hüznünden yararlanan bu müzik, tamamıyla kopya bir müziktir. Bugün bile, hareketli danslı popüler bir müzik ürünü ya da sıradan bir rock albümü dinlediğimiz zaman içinde mutlaka bir balad veya yavaş bir parçaya yer verilmesinin sebebi de bu satış taktiğidir. Blues’cular içten müzik yapan, zorlamayı reddeden, tam aksine zorlama karşıtı olarak kendilerini ve düşsel fantazmalarını veya gün içinde yaşadıklarını sıradan ve oldukça basit dilli müzik yoluyla aktarma ihtiyacı duyan samimi insanlardan oluşuyordu. Yapımcıların insanı etkileyen bu tür karşısında yerinde sayması beklenemezdi. Tahmin edileceği gibi işe anında el atarak müziğe ciddi anlamda yön vererek ceplerini doldurmaya başladılar. 1840’larda zenci ozanları kıskanan ve onların tarzını tıpatıp kopyalayan beyaz ozan şarkıcılardan bahsetmiştik. Bu olay, beyaz üstünlüğünü savunan ilk müzik hırsızlığına da örnektir. Rock and Roll yaklaşık elli yıl boyunca bütün dönem müziklerinin ustalıkla harmanlanması sonucu ortaya çıkmış bir türdür. Bazı örneklerinde temponun artması gibi yenilikler getirmiş olmakla birlikte, çoğu müzisyen ve grup birbirini andırmaktadır. Yine de öncü ve diğer müzik türlerinin gelişmesi açısından faydalı olmuş bir müziktir. Diğer bir artısı da tutucu insanların gözünde eğlence devrimini yaratmış olmasıdır. Neredeyse pagan kültürlerden beri yasak ve günah olarak görülen bu kutlama Rock and Roll sayesinde geri dönebilmiştir. Bu devrim de, şeytanın müziği olarak görülen blues’da olduğu gibi, seks, uyuşturucu, parti, arabalar, alkol, flörtler, kılık kıyafet ve saç traşı gibi birçok konuda değişikliklere yol açmıştır. Bu açılardan, devrimci niteliğe sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Önceleri muhafazakar bireylerin şiddetli eleştirilerine maruz kalan bu müzik türü, gençliğin bu yöndeki ilerleyişinin engellenemeyeceğini gören plak şirketleri tarafından daha sevecen bir hale sokulmuş ve piyasaya sevdirilerek zorla benimsetilmiştir. “Hızlı yaşa genç öl” gibi ifadeler, 50’lerin James Dean özentisi, vurdumduymaz rock and roll gençliğinin mottosu ve yaşam biçimi olmuştur adeta. Önce karşı çıkan, talep olduğunu fark edince de cilalayıp sunan müzik endüstrisi sayesinde birçok kişi aniden ün sahibi olmuş ve bu ani şöhret karşısında ne yapacağını şaşırmıştır. Popüler müzik de bu sayede tam anlamıyla başlangıcını vermiştir. İlerleyen teknoloji sayesinde hızla ve çok kısa sürede kendini durmadan yenileme dönemine girmiş, bunu gerçekleştirirken de yapıcı olmak yerine, hep bir öncekini kırıp atmayı da ihmal etmemiştir. Yenilenmek güzel olsa da, eskiyi yok saymak da bana kalırsa bir o kadar kötüdür. Yeni ve gelişkin bir şey için eskiyi yok saymak mantıklı gelse de, her ikisini de bir arada tutabilmek daha mantıklı geliyor bana. Rock and Roll döneminin en önemli ve bilinen isimleri Chuck Berry, Little Richard ve Elvis Presley’i sayabiliriz. Chuck Berry, AC/DC grubundan Angus Young’u ve AC/DC’yi son derece etkilemiş olmanın dışında, farklı gitar tekniğiyle birçok rock grubunu bu türe yönlendirmiştir. Hatta, 1990’ların sonunda kurulan, isim ve tarz olarak Chuck Berry’den etkilenen ve Amerikan rock camiasında hatrı sayılır bir konumda olan Buckcherry’e de esin kaynağı olmuştur. Rock and Roll popülasyonu hızla devam ederken, caz ve pop müziğin birleşmesinden doğacak ilk örnekler ve deneysel anlamda uç fikirlerin yer aldığı, dinlemesi zor ve sabır isteyen müzik dalları da yükselişe geçmiştir. Örneğin pop müzik alanında Frank Sinatra gibi yorumcular geniş kitlelere hitap ederken, oldukça gerilerden ve etkisi yıllar sonra bomba etkisi yaratacak olan bir türün başlangıcı sayılabilecek icracıların önde gelen isimlerinden olan, sıra dışı, minimalist, avantgard olarak nitelendirilebilecek ve öncesinde ekilen müziğin deneysel tohumlarının üstüne usta işi çalışmalar kotaran La Monte Young; üretkenliğiyle dikkat çekmiş, müziğe ilginç yorumlar getirmiş; hatta müzikte entelektüel çıtayı yükselten veya başlatan isimlerden birisi olmuştur. (Sunn O))) müziğinin mimarı da sayılabilir) Ağırlıklı olarak popüler müziğin şekillenmesiyle devam eden süreç içerisinde 60’lı yıllarda müzik biraz daha değişken bir yapıya geçmiştir. Dünyanın gidişatıyla paralel olarak biraz içsel olana yönlenme dönemi başlar bu zamanla. Ülkelerin dünya politikaları, küresel ekonominin hızlı ilerleyişi, anlamsızlığını yitirmeye başlayan yaşamla gitgide boşluğa düşen insanlık, anlık hazlar peşinde koşanlar ve maddi hırsların artışı, uyuşturucu kullanımının ilerlemesi, silahlanma, savaş sonrası şekillenen yeni dünya düzeni gibi unsurlarla birlikte dünya daha da karanlığa gömülmeye başlamakla kalmaz; içinden çıkamayacağı kısır döngünün içinde hapsolmaya kendini yavaşça itmeye hazırlar. Rock and Roll, 50’lerin popüler müzikleri, caz ve diğer müziklerden sonra 60’lı yılların saykodelik gruplarının önemli birkaç tanesine yer vermek gerekir. Proto metal, proto doom, stoner rock, heavy metal, hard rock ve progresif rock türlerinin de ana kaynağı olan saykodelik müziği isterseniz kısaca inceleyelim. Psychedelic Müzik Genel olarak müziğin bu derece gelişmesinde asıl sebep neydi, sonrasında ticari bir kazanım haline nasıl ulaştı; niye tüm bunlardan bahsedip, tartıştık? Öncelikle müzikte ve müzik popülasyonunda bazı görünmeyen temel kurallar vardır; kabul edilse de, edilmese de birincisi şudur: İlkin, müzik her beş yılda bir değişir (daha kısa sürede değişen akımlar da mevcuttur) ve trendler yerinden oynamak zorundadır. Bir diğeri de, başka örneklerde olduğu gibi teknoloji her ne kadar ilerlerse ilerlesin, gelecek geçmişe yönlendirir ve sentez olarak bize geri döner. Bu bazen yıkıcı sonuçlar şeklinde ve içi boş olarak da dönmektedir elbette. Öncelikle, kilise; pagan inanışları kötülemiş ve yasaklamıştır. Ayrıca putperestlikle suçlamıştır ama birçok özelliğini de yıllar içinde pagan inanışlardan almıştır. Sonra iş müziğe gelince, halk müziği yasaklanmış, engellenmeye çalışılmış olmasına rağmen devamında halk müziğinin önemine parmak basmış ve halk müziğinden yararlanılmıştır. Yüzyıllar sonra Blues müzik engellenmek istenmiş, ilerleyen vakit içinde ticari bir amaca dönüştürülmüştür. Rock and Roll, gençlerin beynini sulayan, afyon etkisi yaratan bir şeytan icadıyken, popüler müziğin en önemli aracı haline ulaşmıştır; öncüsü de şeytani blues müziktir. Büyük düşünürler kendileri için bile; “şu anda düşüncelerim hafife alınıyor olsa da, belki birkaç yüzyıl sonra bazı insanlar beni anlayacaktır” demişlerdir. Bunlardan birisi de Schopenhauer’dır. Müzikte de bu durum geçerliliğini korumuştur. Stravinsky’yi şu an birçok kişinin kolaylıkla sevip dinlemesine rağmen, zamanında yuhalanıp, moral olarak çökertilmiş bir duruma getirilmiştir. Stravinsky, caz ve klasik batı müziği harmanlayan ilk isimlerden biri olmuştur. Sonrasında Fransa’dan ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden entelektüel anlamda devrimci müzik önderleri de olmuştur. Jonglörler gibi, fikir alışverişini sürdüren ve aynı zamanda düşünen müzisyenler tarafından oluşturulmuştur bu akım. Elektronik müziğin de yavaş ve derinden gelişmesiyle birlikte, sentez ve karmaşık müziklerin birbirleriyle kaynaşması sonucu, durum 60’lı yıllarda tavan yapmıştır diyebiliriz. Zaten, 1800’lerin sonlarından beri, popüler müziğin ilerlemesine karşın, Avrupa müziği büyük farkla öne çıkmaktadır. Savaş ya da başka sebeplerle göç eden düşünür ve müzisyenlerle de bu durum ilerleme kaydetmiştir, Rönesans ve Roma dönemlerinde olduğu gibi. Elektronik müziğin gelişmesi, 19.yy. sonları ve 20. yy. başlarındaki bestecilerin daha umutsuz profil çizmeleri ve teknolojik ilerleyişle beraber kendine ve insanlara yabancılaşan toplumun aksine, deneylerden kaçınmayan entelektüel, yaratıcı beyinlerin de işin içine girmesiyle müzik yıllar içinde ikiye bölünmeye başladı; tıpkı geçmiş zamanlarda olduğu gibi. Popüler olan ve ticari kaygı güden çalışmalarla; hayal gücü, öfke, arayış ve umutsuzluğun ön planda olduğu deneyci müzik girişimleri olarak farklılaşarak oturmaya başladı. John Cage piyano ve müziğe bambaşka bir soluk getirmiş, yenilikten ve üretken bir yıkıcılıktan kaçınmamış, klasik batı müziği eski niteliğini kaybetmeye başlamış, Tin Pan Alley devamı popüler müzik insanları dans ettirmiş, drone müziğin atası sayılan minimalist ve deneysel sanatçılar sessizce yollarında yürümüş, Erik Satie alaycı bir üslupla birçok şeye meydan okumuş ve birçok müzisyeni yüreklendirmiş, iç sese kulak verilmiş, içsel olana yönelim artmış, yapılmayan yapılmak istenmiş, zorunluluktan farklı sekanslar türemiş, sanayi ve teknolojik ilerlemelere rağmen toplumsal dekadans yaşanmaya başlanmıştır. Zamanında kitapların belirli kişiler tarafından yazılıp sayılı ortama dağıtıldığı baskıcı dönemlerden, baskı çokluğuna geçildiği anın korkusu yaşanmış, fakat sonrasında tekellerine almayı bilip kendi işlerine kullanan güçler gibi, radyo, plak, kitap, kağıt vb. çoğalımlar arttıkça ve insanlar isyanlarını dile getirdikçe özgür sanat yol katedebilmiştir. Diğer yandan da her zaman olduğu gibi beyinler yıkanmış ve insanoğlu yine kaybetmeye mahkum olmuştur. Afrika dans ritüel tandanslı, Avrupa sanat müziği ve Gregor melodilerinden yola çıkan, blues kaynaklı, Hint müziğinden de izler taşıyan, tamamen karmaşık, senteze dayalı ve oldukça yaratıcı bir müzik olan ve aynı zamanda doğaçlamaya önem veren caz müzik de deneysellikten payını almakla kalmamış; alt türevlerini geliştirmiştir. Özgür caz, bir döneme damgasını vurmuş, yıllar sonra tekrar ortaya çıkmıştır. Sun Ra, geçmişi, geleceği ve en önemlisi anı yaşatan en önemli işlere imza atmış sanatçılardan biridir. John Cage, piyanoya türlü aletler ekleyerek geleneksel sayılabilecek bir enstrümana yenilikçi bir yorum getirmiştir. Parisli Adgard Varese, Pink Floyd’un Ummagamma’sına ilham kaynağı olmuştur. Bir yandan gelişen olanaklarla birlikte karanlık ve içinden çıkılamayacak bir döneme girmiş bulunmaktadır insanoğlu. Geçmiş ile geleceğin sentezini yapan bu radikal düşüncedeki insanlar sayesinde günümüz deneysel müziği de bugünlere gelebilmiştir. Ezoterik etkiler, Hint, Doğu düşünce yapıları, eski kültürler, kadim uygarlıklar, ilerlemeye rağmen geçmişi arayış, kökenleri araştırma isteği, doğadan besleniş, sistemin türlü kandırmalarına rağmen değişmemiş olmakla birlikte eski ve yeniyi muazzam bir ortamda birleştirmiştir. Bir taraftan alırken, diğer yandan vermiştir bir nebze. Savaşlar sonrası gençlik asiliği keşfederken, sessizce yürüyen yeni akım müzikçilerden bahsetmiştik. Deri montlar, erkeksi maçoluk, kadın-erkek ilişkileri revaçta ve popüler iken, sanatını icra eden; hatta bilimsel ve kültürel bir deneye imza atan bazı isimler, trans etkisi yaratan, kitleleri kızdıracak işlere imza atıyordu o dönemler. Saykodelik müziğin halk ve dini müzikle de oldukça yakınlığı bulunmaktadır. Aynı zamanda atonal çalışmaları da alıştıran bir özelliği bulunmaktadır. O yıllarda uyuşturucu kullanımının da etkisiyle sanat türleri soyut anlamda görülse de en güçlü sanat dallarından olan müziğin besleyicisi konumundadır. Şartlar ve zaman insanları farklı pozisyonlara getirebilmektedir tabii ki; buna yakın ve ironik bir örnek de şu olabilir: esrar maddesini çokça tüketen müzik tutkunu iki kafadar, tatlı/şekerleme ürünlerini bolca tükettikten yıllar sonra büyük bir dondurma şirketinin sahibi olmuşlardır Amerika’da örneğin. Belki, sistem karşıtıydılar ve tüketim toplumunu reddediyorlardı o zaman için ama yıllar sonra şirket sahibi olmuşlardı. Bunu onlar da bilemezdi belki de. Elvis Presley’in popüler bir ikon olduğunu belirtmemize gerek yok; bugün bile, birçok insan onun yaşadığına inanıyor ve albümleri milyonlar satmaya devam ediyor. Yaptığı iyilik için de, romantizm sonrası insan doğasının gerçekliğine odaklanması olmuştur diyebiliriz. Bunu da öncesinde blues ve çeşitli müziklerde görmemize rağmen, milyonlara sunmuştur ya da sunması sağlanmıştır. Bir de, Rock and Roll sonrası günümüzde de devamı gelen müziklerin önünü açtığını söyleyebiliriz. Tamamıyla bir proje figürü olduğunu tahminen kendisi de bilmiyordu. On yıllar sonra Michael Jackson pop müziğin kralı olarak lanse edildi. Bununla da kalınmamış, kralın, yani Elvis’in kızıyla bile evlendirilmişti Jackson. Buna benzer hikayeler de oldukça fazla aslında. 1900’lerin başından 1970’li yıllara kadar olan zaman içinde müzik tam anlamıyla yozlaşmamıştı, belirli enstrümanlar güncelleniyor ve değerlerini koruyorlardı; Synthesizer, çeşitli elektronik enstrümanlar ilk başlardaki amacından sapıncaya ve popülasyon malzemesi haline gelinceye kadar. Köklere dönüşün ilk başlangıcı ve saykodelik müziğin gelişmesi şunlara dayanmaktadır: elektronik müzik deneycileri, kilise baskısından kurtulan müziğin çeşitli dini müziklerden beslenmesi, halk müziği ve sanat müziğinin entegrasyonu, cazın hızlı ve beklenmedik ilerleyişi, teknolojik yeniliklere rağmen insan mutsuzluğunun ve insan üstündeki genel karamsarlığın artışı, vb. Saykodelik müziğin popülerleşmesi 60’ların ortalarına denk gelir ve 70’li yılların başlarında ilerleme kaydedip 70’lerin ortasında hemen hemen etkisini kaybeder. Yine birbirinden çok farklı müzik türlerinden etkilenen bu önemli müzik türü, alt kategorilere ayrılmıştır diğer gelişen ve türeyen müzik tarzları gibi. Örneğin, bazı saykodelik diye nitelendirilen gruplar günümüzdeki pop gruplarını çağrıştır, tek farkları gitar, davul, bas gitar bazen de klavye ile üretilmiş olmalarıdır. Neşeli, iyimser yapılarına rağmen saykodelik müzik olarak adlandırılan topluluklar olduğu gibi; son derece ağır tempoda ilerleyen, insan ve evrenin derinine inmeye çalışan, soyut fikirlere kafa yoran, doom grupları gibi uzun parça sürelerine sahip, değişik sorgulayış biçimleri olan topluluklar da mevcuttur. Bunun da yanında müzikal kabiliyete önem veren, kozmik müzik yapmaya uğraşan, zaman zaman susmayı tercih eden, bir yerde de caz müzikten gelen doğaçlama beceresinin üzerine ekledikleri atmosferik yapıyla progresif rock, kraut rock müziklerin önünü açan çalışmalar üreten gruplar da olmuştur. 60’lı yılların en önemli ve başarı yakalayan gruplarından biri hiç kuşkusuz The Beatles’dır. Beatles’ın sırrı İngiltere çıkışlı olmaları, Elvis Presley’in izinden gitmeleri, dikkat edilmediği sürece anlaşılmayacak olan birden çok müzik türünü aynı potada eritmeleriydi. Müzik sanatına çok fazla bir şey kazandırıp kazandırmadıkları da yoruma açıktır. Bana kalırsa pop müziği başlatan, plak şirketlerinin gücününün belirginleşmesini sağlayan ve çok da üzerinde düşünülmemesi gereken bir topluluktur. İlk çıktıkları zamanlar oldukça uğraş vermiş, bazen yasaklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olsalar da, zamanla karşı çıktıkları düzene hizmet etmişlerdir tabir yerindeyse. Yine de yapmış oldukları gençlik devrimi, çeşitli müziklerin birleşimi, birkaç albümlerinde saykodelik rock’a yakın çalışmalar üretmeleriyle müzik tarihi açısından her zaman dikkat çekeceklerdir. Ayrıca bazı müzik eleştirmenleri tarafından The Beatles’ın ‘’I Want You’’ She’s So Heavy adlı parçaları doom metalin öncüleri olarak belirtilmiştir. Charles Manson ve tarikatını, Helter Skelter ile etkilemeleri, Hindistan ve bağlantıları gibi, bu müziğin geniş kitlelere tanıtılması açısından farklı ve önem arz eden özellikleri de bulunmaktadır. Ozzy Osbourne, sıkı bir The Beatles hayranıdır, bazı kaynaklara göre Black Sabbath’tan Tony Iommi de The Beatles’dan etkilenmiştir. Bunların dışında Soft Machine progresif rock olarak belirtilse de kimsenin nedense bahsetmediği bir biçimde heavy metale oldukça yakındır ve doom gitar rifflerine de sahip bir topluluktur. Açıkça söylemek gerekirse, elektronik drone müzisyenleri, hint ve diğer doğu dini müzikleri üreten sanatçılar ve o dönem için bazı yeraltında kalmış isimler dışında, doom müziğin esamesi 60’ların sonuna kadar okunmaz. Üzerinde durulması gereken 60’ların özellikle sonlarında ortaya çıkan sert, ağır ve deneysel rock müziğin sağlam örneklerine ait isimleri sıralamak istersek şu gruplar öne çıkmaktadır: coven, Pink Floyd, Jefferson Airplane, Morgen, Arzachel, T. Rex, Grand Funkrailroad, King Crimson, Cream, Vanilla Fudge, The Kinks, The Yardbirds, The Rolling Stones, Cromagnon, Anton La Vey, Frank Zappa, Sun Ra, The Velvet Underground, Writing On The Wall, Paul Horn, Can, Ultimate Spinach, The Music Machine, The Firebirds, Colosseum, Light Was The Day Blues, John Lennon - Yoko Ono, The Doors, Jimi Hendrix, The Soft Machine, It’s A Beatiful Day, The Electric Prunes, Arthur Brown, Cream, Syd Barrett, The Bubble Puppy, Traffic, Fleetwood Mac, Jeff Beck Group, Ant Trip Ceremony, Caravan, Them, Miles Davis, Jethro Tull, Genesis, Blue Cheer, Iron Butterfly, Procol Harum, Canned Heat ve buna benzer yüzlerce hatta binlerce grup. Proto Doom (1965 - 1970) Doom, proto doom, heavy metal, punk gibi türler o zamanlar için henüz adı konulmamış, bilinmeyen değerler olduklarından bu türlere ve devamında yeşerecek olan başka müzik tarzlarının da bir habercisi hiç kuşkusuz. Cilasız, sert ve rock and roll bir müzik olan 60’lardaki garage rock müziği olan tarz, o yıllarda epey ses getirmiştir. Rock and Roll, rockabilly, surf rock gibi türleri kendilerince harmanlayan bu gençlerin müziğinde öne çıkan element hız olmuştur. Ne çok hızlı ne de çok yavaş; orta temponun da üzerinde vurdumduymaz bir tarz olan bu müziğe gösterilebilecek en iyi örneklerden olan MC5 ve The Sonics; ileri dönemde heavy metal, punk, noise rock, vb. birbiriyle ilgili ilgisiz birçok türün başlangıcı sayılabilirler. The Sonics’in debut albümü, 1965 yılında çıkmıştır ve dönemin üstünde bir müzik özelliği taşımaktadır. The Who ve Alice Cooper da ‘’punk’’ın diğer ataları olarak gösterilmektedir. The Who’nın müziği değişken ve bazen hızlı olabildiğinden bu yakıştırmanın yapıldığını düşünüyorum; Alice Cooper’ın ise sahne şovları ve görsel imajı punk müziği etkilemiş olabilir. Arthur Brown gibi, Horror Rock, shock rock olarak tabir edilen bu müzik türlerinin, imaj olarak Avrupa dönemi Operası ve Antik Yunan tiyatrolarından gelmiş olabileceği de büyük olasılıktır. Punk müzikle ilgili inceleme ve kaynak eksikliği mevcuttur. Bu sebeple punk ile ilgili bilgilerimizin sınırlı olduğu söylenebilir. Bunun sebebi de çoğu proto punk dönemi grubun albümlerinin piyasaya sürülmemiş olması ya da şu ana kadar günümüze ulaşacak niteliğe sahip belgenin bulunmamış olmasıdır. Punk müziğin doğuşu hakkında bilgi veren bazı kaynaklarda, The Velvet Underground grubunun punk’ın ilk örneği olduğu bilgisi yer almaktadır. Söylemleri, tavırları, davranışları, popüler ikon figürü olmayı reddetmeleri, sözleri, aşırılıkları ve avantgard’ın öne çıkması açısından yaklaşacak olursak, The Velvet Underground’ın ilk punk müzik gruplarından bir tanesi olduğunu söylemek mümkündür. 1965 yılında Andy Warhol’la tanışmalarından itibaren, farkında olmadan müziğin de rotasını kaydırmayı başarmışlardır doğrusu. Grup üyelerinin eğitimli ve iyi müzisyenler olmasına rağmen, atonal gerçekliği, rahatsız ediciliği, blues müzikten gelen ve rock and roll ile birlikte gelişen kısa parça sürelerinin aksine uzun parçalar üretmesi, feedback, gürültü, doğaçlama teknikleri kullanarak bir yerde deneysel rock müziğin, belki de punk rock’ın; hatta heavy metal veya doom müziğin önünü açtılar. Doom müziğe katkıları şöyle olabilir: doom grupları genellikle uzun parça sürelerine sahip çalışmalar üretir. Popüler ve ilk anlamda bunu ‘’The Velvet Underground’’ın gerçekleştirmesi bence önemli kabul edilmelidir. Gerçi dönem gruplarında bu yönelimin hızla artmış olmasına rağmen popüler anlamda bunu gerçekleştirenin The Velvet Underground olduğu aşikardır. Sonrasında da, glitter rock, punk rock, glam rock gibi türlerin de ortaya çıkmasını sağlamış, nihilizmden, sado-mazoşizmden, uyuşturucudan bahseden sözleriyle o dönemde toplumu ürküten bir grup olarak tarihe geçmiştir. Ayrıca kadim uygarlıklarda yer alan spoken word olayını da geniş kitlelere tanıtmışlardır. Lou Reed, şu an efsane konumundadır. İlk başlarda thrash metal icra eden bir grupken, punk müzik, NWOBHM, hard rock gibi dallardan beslenmişlerdir. Sonrasında ise en çok sattığı azılı dönemlerinde klip çekmeyi kendilerine edilmiş bir küfür olarak görmelerine rağmen dolar milyoneri olmuş ve dünya ile dertleri azalmıştır. Fakat zaman zaman stoner rock’a merak saran fakat dinleyicilerinin bunu kabul etmeyeceği gerçeğine karar verip, büyük kartellerden biri olan plak şirketlerinin sözünden dışarı çıkmayıp emredileni yapan bir grup olan Metallica’nın bile, geçtiğimiz yıl Lou Reed ile ortak bir projeye imza atarak ‘’Lulu’’ isimli atonal, deneysel, müzik otoritelerinin (bazılarının) pek de beğenmediği, yorumlara açık ve cesur bir biçimde avantgarde, spoken word, noise rock, deneysel rock bir projeye imza attığını söylersem, The Velvet Underground müziğinin ne kadar önemli olduğunu anlatmış olabilirim sanırım. Ya da başından beri burada geçmiş dönemin vurgusunu yapmamın sebebini de açıklamış olabilirim. Bir diğer ayrıntı da; The Velvet Underground’ın ilk kadrsounda La Monte Yong’ın perküsyonisti olan Angus Maclise bulunmasıdır. Albümleri yıllar sonra tekrar piyasaya sürülen bu ismin çalışmaları deneysel ve ayinsel, tribal saykodelik çalışmalardır. 2000’lerden sonra şekillenen elektronik müziğin, bir yerde başından beri savunduğumuz eski ve yeninin sentezi düşüncesinin gerçekliğini ispatlayan, ‘’tribal’’ dark ambient bazlı, ritmik kabile müziklerini günümüz soundu ve müzik çerçevesi içinde işleyen elektronik müzisyenlerdir. Bence en önemli isimlerinden biri de, Mayalar’ın iki takviminden birini kendine isim olarak seçen Tzolkin projesidir. Sabanna Breeze’in sadece birkaç toplama albümde yer almış Slave isimli parçası dönemin psychedelic/doom tarzına oldukça uygun. Grup hakkında doyurucu bilgiye ulaşmak biraz güç de olsa bazı parçalarını dinleme şansı yakalayabiliyoruz. Pink Flyod’un 1968 tarihli çalışmasından bir örnek olan Set The Controld For The Heart Of The Sun’ın video görüntüleriyle birleştirilmiş ve parçanın uzunlaştırılmış versiyonunda, OM grubunun 2012’de çıkarmış olduğu ‘’Advaitic Songs’’ adlı albümünde yer alan State Of Non-Return parçasıyla o kadar benzerlikler taşıyor ki, kesinlikle dinleyince şaşırıyorsunuz. İkisinin de ana kaynağının geleneksel Hint Müziği olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu açıdan Pink Floyd ve Syd Barrett’in çalışmaları ayrıca bizim için önemli. Özellikle Syd Barrett’ın solo albümlerindeki doğaçlama ve saykodelik etki inanılmaz. Pink Floyd’un Syd Barrett ile kotardığı işler de oldukça bağımsız, birbirinden farklı bir yapıda ilerlemektedir bu arada. Şaman, ozan/müzisyen Jim Morrison ve The Doors’tan burada bahsetmemize gerek yok sanırım. Hakkında filmler yapılmış, kitaplar yayınlanmış bir grup veya bir şahsiyet. The Doors saykodelik blues müziğin önemli bir yer edinmesini ve popülerleşmesini sağlamıştır. Jim Morrison’ın erken ölümüyle grup efsane olurken, diğer gruplar büyümeye kaldıkları yerden devam ettiler. Rolling Stones gibi uzun soluklu gruplar olduğu gibi, popüler olamayan ve birkaç yıl içinde yok olan çokça topluluk bulunmaktaydı o dönemlerde. Kimi gruplar özgün işler kotarmalarına rağmen, heba olup müzik tarihinden teker teker siliniyorlardı. Sürekli vurgulamaya çalıştığımız gibi, önce yerden yere vurup sonra sahiplenen plak şirketleri doğrultusunda müzik biçimsizce yozlaşmaya başladı. Çeşitli projeler üretiliyor, birbirinin kopyası müziklerin ortaya çıktığı bir zaman dilimi de istemeden başlamış oluyordu. The Beatles gibi saç kesimli grupların oldukça revaçta olduğunu hatırlamaya gerek yok herhalde. Yeni gelişen bir durum da yavaş yavaş büyük grupların çağının başlamış olmasıydı. Küçük kitlelere hitap eden toplulukların da sonu gelmeye başlamıştı bununla birlikte. Tek 45’lik çıkarıp müzik tarihinden silinen binlerce grup hep bu dönemlere denk gelmektedir. Yine de yeraltına ait fikir ve düşünceler, gizli bir oluşum edasında şekillenmeye başlıyor; sıradanlığın verdiği güçle beslenip, gün ışığına çıkacağı günü bekliyorlardı sanki, belki önlerinde onlarca yıl vardı. Yine de ezoterik bir oluşum gibi sabırla doğmaya hazırlanıyor, inisiyasyon sürelerinin bitimini bekliyorlardı, bu; o an için bilinmeyen ve görünmeyen gizli güç, patlama yaşayacağı anı bekliyordu. Black Sabbath’ın 1970’de yayınladığı albümün öncesi, doom metal veya doom müziğin henüz isminin konulmamış olmasının sonucu olarak proto doom, heavy metal olarak adlandırılan müzik henüz yoktu. Black Sabbath’tan önce Lep Zeppelin, Iron Butterfly, Blue Cheer, The Who, Deep Purple, Cream, Jimi Hendrix ve bir parçalarında ‘’heavy metal’’ sözcüğü geçtiği için zamanın ruhuna ait rock grubu Steppenwolf sayesinde yayılmaya başladığı söylenmektedir. Bu, bir anlamda doğru olduğu kadar, diğer yandan eksik bir anlatımdan veya örneklemelerden oluşmaktadır. Eleştirmenler arasında da oldukça tartışmalı bir konudur aslında. Sebebinin ise, doom deyince akla ilk heavy metal grubu da geleceğinden, heavy metal müziğin, son otuz beş yıldır üzerine en çok yazılmış, çizilmiş, rock and roll ve blues’dan da fazla bünyeyi etkilemeyi başarmış; zamanla global bir müzik haline gelerek bir ilki başarmış olması olduğunu söyleyebiliriz. Dünya üzerinde hiçbir müzik dalı bu kadar etkili olmamış, konum ve bölge fark etmeksizin dinleyicileri bir araya toplayabilen, buna ilave olarak da görünmeyen gizli bir kardeşlik ve organizasyon sağlayabilmiş güçlü bir oluşum gerçekleştirebilmiş değildir. Öncesinde de ‘’hippie’’ kültürü dünyaya nam salmıştır. Pythsgorasçılar gibi vegan, vejetaryen diyeti benimsemiş, barış, sevgi ve dostluktan yana olan çiçek çocukları, kısa süreli olsalar da etkileri büyük olmuştur. Kadının ön planda tutulduğu eski dönem gizli kardeşlik kültleriyle de benzerlikler taşımaktadır bir noktada ‘’hippie’’ kültürü. Heavy metal, bundan daha farklı etkiye neden olmuş, erkeksi maçoluğu getirmiş, gücünü halen yitirmemiş, tahminlerin aksine durmadan büyüyen bir güç olmayı başarmıştır. Bu konuya Black Sabbath ile ilgili kısımda tekrar değinmeden proto doom veya heavy metalin ilk gruplarına yorum ve grup takviyesinde bulunalım isterseniz. Bahsedilen belirgin örneklere ait ilk yorumumuz pratikte doğru olduğu kadar, teoride önceden belirttiğimiz gibi eksik kalmaktadır. Iron Butterfly’in 1968 tarihli çalışması ‘’Heavy’’, isim olarak da Heavy metale sebep olmuş olabilir. Yine aynı tarihte çıkarılan bir diğer Iron Butterfly örneği In-A-Gadd-Da-Vida albümünde yer alan aynı isimli parça, on yedi dakikalık bir süreye sahiptir; saykodelik, progresif, hard rock ve heavy metale öncülük etmesi dışında, dünya üzerinde en çok satılan albümlerden bir tanesi olma özelliğini taşır. Atlantic şirketi tarafından yayımlanan albüm, yapı taşlarından biri olmasının dışında, dönemin müziğiyle günümüz çok satanları arasında yapılacak ufak kıyaslamayla değişen müzik zevkleri konusunda da bir ölçüt sayılabilir ayrıca. Led Zeppelin de, Led Zeppelin I ve II olmak üzere 60’lı yılların sonlarında iki önemli albüm piyasaya sürer ve Atlantic plak şirketi iyice büyümeye başlar. (Öncesinde zaten Ray Charles, Aretha Franklin, The Rolling Stones vb. büyük isimleri de keşfeden Ahmet Ertegün ve şirketi olmuştur) Blues kökenli ama sert soundlu, hızlı ve yavaş parçaların birbirine karıştığı, duyguların ön planda tutulduğu, dönem, hala dünyanın oldukça etkilendiği çalışmalar olarak hafızalardaki yerini korumaktadır ve kolay kolay da hafızalardan çıkmayacak gibi gözükmektedir. Jimi Hendrix, Blue Cheer ve Cream, farkında olmayarak stoner doom, stoner rock ve stoner müziğin öncüleri olmuşlardır. Blues kökenli müziklerine eklemiş oldukları sertlikle birçok grubu etkilemekle kalmayıp, yeni bir türün ortaya çıkışını da sağlamış bulunmaktadırlar. İngiltere’de ‘”Clapton Tanrı’dır” yazıları duvarlara yazılmıştır bu yıllar içinde (60’ların sonlarında doğru). Hendrix ise, gitar olayını neredeyse değiştirmiştir; bulduğu, ürettiği, yazdığı ‘’riff’’ler halen alışagelmiş değildir. Yine bazı kaynaklarca Purple Haze, ilk doom metal şarkısı olarak belirtilmektedir. Deep Purple, caz, klasik müzik ve sert rock and roll’u aynı potada eritmiş, üstüne enstrüman kabiliyetine ayrı bir önem kazandırmış ve progresif rock’ın biçimlenmesini sağlamıştır. Blue Cheer, stoner rock’ın öncülerindendir, bazılarına göre doom /stoner metal riffleri bu sayede türemiş ve gelişmeye başlamıştır. 70 öncesi önemli gruplardan biri de İngiltereli ‘’High Tide’’ grubudur. Klavye ve keman enstrümanlarının da desteklediği zamanın progresif müziğinin daha ağır ve deneysel yapısını sergilemiştir ilk albümleriyle. Vokalist Tony Hill’in vokal tekniği günümüz heavy metal gruplarına benzer yapıdadır. ‘’Futulist Lament’’ bu açıdan dinlenilmesi gereken bir parça olabilir; ayrıca albümün diğer şarkılarında ara bölümlerde ve başlangıçlarda sıkı doom, sludge riffleri duyulmaktadır. Jethro Tull yoğun blues müziğin üzerine, İngiliz progresif tarzın iyice oturmasını sağlayan This Was ve Stand Up 68 ve 69 yıllarında çıkmış grubun iki albümüdür. Stand Up ile grup progresif ve heavy tarzını netleştirmiştir. Bu yıllardan itibaren şekillenen progresif rock çağı da artık yavaş yavaş özellikle İngiltere civarından şekil almaya başlayıp, tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır dersek yanlış olmaz. Bu çalışmalar caz teknikleri ve köklü blues müziğin ve rock and roll’un türlü varyasyonlarından oluşmaktadır. 70’lerin prog rock çağı olduğunu da söyleyebiliriz. 1967 yılında single olarak piyasaya sürülen “Riders Of the Mark”ın “The Electronics Inside and Metal Complexion That Make Up Herr Doktor Krieg”i, zamanının çok üstünde bir parça olmakla birilikte fuzz, saykodelik, garage rock’ın doom/heavy metale dönüşmesi niteliğini taşıyanlardan ilki sayılabilir. The Ant Trip Ceremony’nin 68’de çıkarmış olduğu 24 Hours da dönemin ağır tempoya sahip saykodelik blues albümlerindendir. Çalışmada Jimi Hendrix sayesinde popüler olan ‘Hey Joe’ yorumu da bulunmaktadır. Yine 60’ların ortalarında kurulmuş olan, bünyesinde ileride rock ikonu haline gelecek Lemmy Kilmister’ı da barındıran Sam Gopal bulunmaktadır. Saykodelik, heavy rock tınılarının bir arada işitildiği deneysel bir albüm olarak arşivlik bir çalışma sayılabilir. Perküsyon ve klavye o zamanlar rock gruplarının, özellikle saykodelik grupların vazgeçmediği enstrümanlardandır. Acid rock olarak etiketleyebileceğimiz albüme kulak vermekte fayda var. Bu; ilerleyen dönemlerde punk metal, speed metal gibi türleri dünya gençliğine sevdiren, rock and roll insanının nerelerden günümüze geldiğini görebilmek adına da ilginç olabilir. Bunların haricinde şimdiki dönemlerde de başımızda aynı sorunun yer aldığını düşünecek olursak ciddi bir kavram karmaşası yaşanıyordu altmışlı yılların sonlarına doğru. Seksenli yıllardan neredeyse iki binli yıllara kadar heavy metal kargaşası içinde boğulmuştuk; 2000’lerden sonra da özellikle post rock müzik sorunsalı ortaya çıkmıştı ki bu sorun hala devam etmektedir. 60’lı ve 70’li yılların da en büyük kategorizasyon problemi, o yıllarda yeni çıkan grupların sayıca çok olmasından dolayı hemen hemen her gruba ya saykodelik ya da progresif rock etiketi yapıştırılmasıydı. Halbuki, günümüzdeki progresif ve saykodelik gruplarıyla kıyasladığımız vakit farkı çok kolay anlayabiliyoruz. O dönem gruplarının hemen hemen hepsinde çok sesli bir altyapı, bazen kakofonik bir çizgi ve farklı enstrümanlar bulunuyor, müziklerinin ana yapısı da bunlardan meydana geliyordu. Parçalarında gitar solosu bulunmayan klasik rock grubu yok gibiydi. Gitar solosu 60’lı 70’li yılların gruplarıyla tepelere tırmandı; gitaristler genellikle yetenekli müzisyenlerdi ve gitar solosu onlar için bir yerde kendini gösterme işaretiydi. Ayrıca bu, rock müziğin olmazsa olmaz kurallarından biriydi. Günümüzde 90’lı yıllardan alternatif rock ve alternatif metal uydurması Mtv müzikleri sayesinde artık bu kural bozulmuş olmakla birlikte, geleneklerden vazgeçemeyen, sıkı, sağlam heavy metal grupları sololara devam etmektedirler. Ancak bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için gitar solosu barındırmayan muazzam grupların da bulunduğunun altını çizmekte yarar olduğu kanaatindeyim. Doğaçlama ve deneysellik ön plandaydı gruplarda, samimiyet de vardı. Bir yıl içinde üç tane uzun çalar ortaya çıkaracak üretkenlikte ve yetenekte grupların yer aldığı bu dönem, müziğin altın çağ dönemiydi. Mesela 1969 yılında Valentyne Suite ve Those Who Are About to Die, Salute You olmak üzere iki albüm birden yayınlayan Colosseum grubunun, birçok yerde caz rock, prog rock, saykodelik rock, füzyon rock, blues rock grubu olarak adlandırılsa da, günümüzdeki topluklarla karşılaştırdığımızda son derece gürültülü, heavy metale yakın bir müzik icra ettiklerini görüyoruz. Bir ayrıntı daha ekleyecek olursak; Colosseum adında Finlandiya’lı funeral doom metal grubu bulunmaktadır. Şarkı sözlerinde de genellikle Sümer mitlerini ve her doom grubu gibi yalnızlık ve depresyon gibi konuları işlemektedir. Yine kısıtlı bilgiler ışığında, sadece tek single yayınlamış olan ‘’Velvet Haze’’in 67 yılında çıkardığı Last Day On Earth, saykodelik yapısına karşın, ‘’gitar sound’’u ve vokalistin vokal tarzından dolayı proto doom/ heavy saykodelik rock’a ait ilk örneklerden sayılabilir. Bir başka proto doom grubu ise, doom metale oldukça yaklaşan tarzıyla Noah’in ‘’Brain Suck’’ albümüdür. Tuşlu çalgıların kullanımı ve gitarla uyumu, kirli soundu ve ağır işleyişi tam da örneklemeye çalıştığımız doom öncesi saykodelik heavy rock müziğine oldukça uygun düşmektedir. 1969 tarihinde yayınlanmış albüm, 1995 yılında tekrar elden geçirilerek piyasaya sürülmüştür. Grubun ‘’Goodbye the Earth’’ adlı uzun parçası proto doom metal tarihini daha iyi kavrayabilmek adına kesinlikle dinlenmeli. Amerikalı Stone Garden’ın kendi ismiyle çıkardığı 1969 tarihli çalışma yine stoner doom müziğin öncüsü olan saykodelik heavy rock’a ait çalışmalardandır. 60’ların alışıldık vurdumduymaz vokal tarzı, bu grupta da mevcuttur. İçtenliğin bir dışavurumu olarak ben çok samimi görüyorum eski kayıtları, bazı ufak hataları ve detone vokalleri. Yine zorlama olmaksızın bir kayda yer vermek istersek, The Firebirds’in 1969 tarihli bol cazırtılı, fuzz rock’ın doya doya hissedildiği, kirli, paslı gitar soundunun hakim olduğu heavy saykodelik blues albümü, Light My Fire olacaktır. Altmışlı yılların proto doom, heavy saykodelik gruplarına son olarak da, orijinal Iron Maiden grubunu dahil edebiliriz. ‘’Sabbath’’ ekolünden olan 1970 yılından önce çıkan Maiden Voyage albümü, ‘’proto doom metal’’in ilk kayıtlarından biri olarak görülmektedir. Buna rağmen, ekmeğini bir başka grup yemiştir, hem de dünyanın en iyi heavy metal grubu olarak lanse edilip, yıllarca tekrar tekrar pişirilip, önümüze servis edilerek. Bu gruplara yakın birçok topluluk olduğu için, biz 1970 öncesi proto doom müziğin nasıl şekillendiğini kavramaya çalıştık. Artık ‘’Black Sabbath’’ ile birlikte başlayan 1970 ve sonrası doom müzik devrimine geçebiliriz. Black Sabbath dönemi başlıyor Black Sabbath, ilk uzun çalarını 1970’de yayımlayan, günümüz ‘’doom metal’’inin yaratıcısı olan veya belirginleşmesini sağlayan yegane topluluktur. Birmingham, İngiltereli bu dört insan farkında olmadan veya istemeden müziğin yönünü değiştirmiştir. ‘’Ozzy’’ lakabını kendine uygun gören, gerçek adıyla John Michael Osbourne’un Ozzy Zig adıyla, bir müzik dükkanına “Ozzy Zig grup arıyor” ilanından sonra evine gelen Terence ‘’Geezer’’ Butler ile tanışmasıyla başlamıştır her şey. Kendi otobiyografisini anlattığı kitabında, Geezer Butler için şu ifadeleri kullanmıştır: ‘’ Daima Çin şiiri ya da antik Yunan savaşları veya ona benzer ağır mevzuların olduğu kitaplara gömülüydü ve et yemezdi.” Gerçekten de, grubun isim babası, söz yazarı, ilk oluşumunu sağlayan kişilerdendir ve her zaman önemli görev üstlenmiştir Geezer Butler. Grubun Black Sabbath adını almadan önceki kuruluş dönemi 1968 yılına denk gelmektedir. ‘Mythology’ grubunda beraber çalışmış olduğu Bill Ward ve lise döneminden aşina olduğu, herkesin yeteneğine hayran kaldığı Tony Iommi ile tanışması bu günlerde olmuştur Ozzy Osbourne’un da. Mythology ile kariyerinde ilerleyen Iommi, yurtdışı performansı ve hayatına profesyonel müzisyen olarak devam etmesi için aldığı davet üzerine teklifi kabul etmeden önce, kaynakçılık yaptığı iş yerinde son bir iş günü geçirmektedir. Sonrasında iş günü içerisinde istenmeyen bir kaza olur ve Iommi, sağ el parmaklarından yüzük ve orta parmak uçlarını bu talihsiz iş kazasında kaybeder. Hayatı yıkılan ve tek derdi gitar çalıp müzikle uğraşmak olan genç insan ciddi depresyona girer. Eski ustabaşı ona bir plak getirir ve hayata tutunması gerektiğini söyler. Bu plağı edinmeden önce herkes ona normal bir iş bulması ve müziği, rock’n roll’u unutması gerektiğini söyler. Hediye edilen plak ise, bir yangında parmaklarının bir kısmı yanan ve sololarda sadece iki parmağını kullanabilen Django Reinhardt adında Belçikalı bir caz gitaristinin plağıdır. Iommi, buradan yola çıkıp motivasyonunu artırarak, parmaklarına kendine ait yöntemlerle çözüm bulmaya çalışmış, yılmamış ve azmetmiş, bunun da üzerine gidip çok çalışmıştır. Yaşanan bu kötü tecrübe sayesinde, yeteneğinin üstüne çıkıp, tarzını oldukça geliştirmiştir. Belki de o eşsiz, başka kimsenin üretemeyeceği ‘riff’leri bu kötü kazaya borçludur. Grup tam olarak toparlanmadan önce de, gündüzleri kaynakçılık yaparken, geceleri klüplerde müzisyenlik yapıp şansının dönmesini beklediği uzunca bir süre de olmuştur. Her gece çaldığı Chuck Berry, Bo Diddley yorumları sayesinde gitar tekniğini ve tarzını geliştirmiştir. Devamında Tony Iommi, Bill Ward, Ozzy Osbourne ve son olarak gerçekte bir gitarist olan Geezer Butler’ın bass gitar görevine geçmesiyle beraber topluluk gerçek anlamıyla kadrosunu oluşturmuştur. İlk isimleri de ‘’Polka Tulk Blues Band’’dir. Sonuçta o zamanlar saykodelik müzik grupları bile aslında bir nevi blues müzik icra ediyorlardı. Bir anlamda sert blues rock çeşitlemeleriydi bu gruplar. Sonradan, özellikle 1970’lerden sonra biraz değişip oturmaya başladı çeşitli müzik türleri. 70’ler saykodelik, progresif müziklerin binlerce örneğine karşın, blues ve rock’n roll kökenli müzikten uzun bir süre çıkamadı; her grupta mutlaka blues/caz temalı çalışmalar yer alıyor ve bu etki rahatlıkla hissedilebiliyordu. Sonradan popüler müziğin farklı bir yöne kaymasıyla eksen değişerek blues ve caz müziğin funk ve soul, rhytm and blues öğeleri ele alınıp işlenmeye başlandıkça müzik farklılaşmaya, bir yerden şu an ‘’pop’’ müzik dediğimiz türe kaymaya, bazı müzik eleştirmenlerine göre de tam anlamıyla oturmaya başlamıştır. Black Sabbath’a dönersek ‘Polka Tulk Blues Band’ olarak iki nefesli çalgı da ekleyip çeşitli konser ve canlı performans denemelerinde bulunan grup bu dönemlerde henüz ikinci albümü çıkan Fleetwood Mac’in Mr. Wonderful albümünden etkilenmiştir. Iommi, gitarist Peter Green’i örnek de almıştır o dönem içinde. Sonra grubun isminin saçma olduğunu düşünen grup üyeleri, topluluğun adını ‘’Earth’’ olarak değiştirirler. Yılmadan müzik aşkı adına inatla devam ederler müziğe; Tony Iommi’nin bir fikri olarak, arabalara, karavanlara aletlerini hazır şekilde toplayıp, büyük grupların konser alanlarına giderler. Buradaki amaçları da, bir aksilik olur da, ana grup konsere çıkmazsa bir şans yakalamaktır. İşte, şansın döndüğü an da, o yıllarda olduğu gibi hala büyük grup olan ‘Jethro Tull’’ konserinin gerçekleşeceği bir güne rastlamaktadır. Turne otobüsü bozulan Jethro Tull, konsere gecikmiştir, seyirciler de oldukça tepki göstermektedir. Bu sırada Tony Iommi konser organizasyonu yapan kişiye ulaşıp, kendisinin ve grubunun Jethro Tull’un yerine çalabileceğini söyler. Organizatör ilk başta ihtimal bile vermezken, sinirden kuduran seyirciyi görünce “üzerinize atılacak şişelere dikkat edin” diyerek, grubu sahneye davet eder. Böylelikle ilk ciddi sınavını verir topluluk. Bir diğer ayrıntı da; grup sahneye çıktıktan bir süre sonra Jethro Tull’dan Ian Anderson’ın konser alanına gelmesi ve grubu bozuntuya vermeden sessizce dinlemiş olmasıdır. Bu konserden sonra adları duyulan grup üyeleri, ilk teklifini alır ve bir menajerle, Jim Simpson ile birlikte çalışmaya başlar. Grup güzel teklifler almaya başlar. Grup üyeleri stüdyoda Tony Iommi’ye güzel haberler vermek için gittiklerinde Iommi’den şu sözleri duyarlar: ‘’Jethro Tull’un gitaristi grubu bırakmış, Ian Anderson bana ulaştı ve Jethro Tull’da çalmamı teklif etti.’’ Grup elemanları bunları duyduktan sonra Iommi’nin geleceği için sevinirken, kendileri adına ciddi bir çöküş durumuna geçerler. Onlara göre, Iommi gibisini bulmak mümkün bile değildir ve ne yapacaklarını şaşırırlar. Yine de kısa bir süre sonra başka bir grupta çalamayacağını anlayan ve kendi müziğini yapmayı isteyen Tony Iommi’nin gruba dönmesiyle grup ilerlemeye başlar, adından söz ettirir ve ilk plaklarını 1970 yılında kaydetmiş olur. Bunun öncesinde önemli bir detayın altını çizmek istiyorum; 1969 yılında albüm piyasaya çıkmadan bir demo kaydeder Black Sabbath. Dört parçadan oluşan bu demo on sekiz dakikadan oluşmaktadır. Müzik literatürünün ölümcül rifflerinin başlangıcı ve doom metalin doğuşuna sebep olan parça ilk olarak bu çalışmada yer almaktadır. Yalnız, Black Sabbath’a ismini veren, ilk albümlerinin adını da taşıyan bu parça, demoda farklı bir isimle geçmektedir. Dört parçalık albüme yapılacak ilk yorum ise, ne olduysa grubun tarzının sonradan oturmuş olduğu ve tamamıyla değiştiği yönündedir. Black Sabbath parçası bu çalışmada Thomas James isimli yaklaşık sekiz buçuk dakikalık, özgür caz tarzında başlayan, blues ve deneysel rock’a yönelen, sonradan gürültülü atmosfere bürünen, belki noise rock’ın ya da doom metalin ilk oluşumlarından biridir. Öldürücü riff ilk kez bu parçada kullanılmıştır kısacası. İlk albüm yaklaşık beş bin pound kadar maliyete sahipken, aylar sonra kazancı astronomik düzeylerde olmuştur. Bir yıl dolmadan yaklaşık bir milyon adet satar bu plak çalışması. İlk başlarda burun kıvıran plak şirketleri ve yapımcıların da gözdesi haline gelmiştir grup haliyle; hatta ünleri İngiltere dışına, Amerika kıtasına çoktan yayılmıştır bile. Bu dönemde, albümün çıktığı zaman ve önceki zaman diliminde bazı istenmeyen fakat grubun işine yaracak gelişmeler de yaşanmıştır. Satış grafiğinin artmasının sebepleri arasında; satanizm, Charles Manson ve Şeytan Kilisesi ve artan okült inançların gitgide popülerleşmesi gibi gelişmeler sayılabilir. Black Sabbath konusuna tekrar değinmeden biraz sorular soralım isterseniz. Öncelikle, Fleetwood Mac, The Beatles, Cream, Rolling Stones, Jethro Tull, Traffic vb. gruplardan etkilenen, blues müzik yapan bir grup ne oldu da ilgi alanı ve müzik tarzını bambaşka bir yöne çevirdi? Bu noktaya gelmelerindeki sebep ne olabilirdi? İlk albümlerinde ‘’haçı ters’’ çevirmelerine rağmen koyu hırıstiyan plak şirketinin bir projesinden mi ibaretti? Geezer Butler’ın adından etkilendiği korku filmi Black Sabbath mı hepsine neden oldu yoksa? Ya da o zamanlar İngiltere ve Amerika’da herkes tipik blues ve rock’n roll yaparken, Led Zeppelin’in albümündeki soundu duyan grup, daha sert olma kaygısına mı düştü? Charles Manson tarikatının işlediği cinayet, Şeytan Kilisesi’nin kurulması ve popüler olmasından sonra grubun da o yönde imgelere bürünmesi ve sonradan farklı bir rota çizmesi ticari bir taktik miydi? Önceden yapılmayanı yapmak gibi bir dertleri olabilir miydi; yoksa hepsi doğaçlama gelişen ya da saydığımız sebeplerin de birbirini tetiklediği bağımsız gelişmelerden mi ibaretti? Öyle ya da böyle, grup ciddi anlamda müzik sektöründe bir devrime imzasını atmış, dengeleri alt üst edip, yenilik getirmiştir. Bütün bu sorulara rağmen Black Sabbath’ın, döneminin oldukça üstünde bir grup olduğu açıktır. Temel olarak caz ve blues müzikten gelmektedir; rock’n roll yapısına zıt düşecek bir müzik anlayışı da yoktur. Genel olarak ileride tam şekillenecek olan geleneksel ‘heavy metal’ anlayışının vazgeçilmez enstrümanları gitar, bas gitar ve davuldan oluşan çalgıları kullanır. Bazı albüm ve parçalarında buna ek olarak parçanın atmosferini belirleyecek çeşitli enstrümanlar kullanmaktan da hiçbir zaman kaçınmamıştır; ‘’Sabotage’’ albümü bu açıdan değerli bir çalışmadır. Ozzy Osbourne’in anlattığına göre; korku sinemasına artan ilgi ve oluşan kuyrukları görünce Tony Iommi’nin “bizim de korkutucu şeyler yapmamız gerekiyor, blues yapmayı bırakmalıyız belki de” şeklindeki düşüncesinden şekillendiği açıkça ortada. Sonrasında karanlık şarkı sözleri yazılmaya başlanmış, Triton, Şeytan aralığı denen akor üzerine riffler yazılmış ve Black Sabbath grubu oluşmuştur. Kitabın başlarında sıklıkla vurgu yapmaya çalıştığımız kilise ve yasaklarından biri de ‘’şeytan aralığı’’nın dini müzikte kullanılmasının yasaklanmasıdır. Bir etkilendikleri de Boris Karloff’un Black Sabbath isimli, dönemin meşhur filmi olmuştur. İtalyan korku sinemasının yapı taşlarından biri olan Black Sabbath; 1963 yılında çekilmiş bir film olmasına karşın, 68-69 yıllarında Black Sabbath grubuna isim kaynağı olmuştur. Bir diğer nokta da, biraz önce değindiğimiz gibi Amerika’da satanizm dalgası epey rağbet görmektedir. Occult Rock da bu sayede dinleyici kazanmıştır. Black Sabbath adında ilk parçayı Amerika’dan bir topluluk gerçekleştirmiştir. Bu isimdeki parçayı İngiltereli Black Sabbath’tan önce yayınlayan grup ‘’Coven’’dir. Saykodelik blues rock tarzında müzik yapan bu topluluk Black Sabbath gibi devleşememiştir. Vokalist Jinx Dawson’ın güzelliğinden de faydalanan, kadınların ön planda tutulduğu rock gruplarına da iyi bir örnek sayılabilir. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda kadın rock grupları modası başlamıştır. Occult Rock’ın geniş kitlelere ulaşmasını ve Amerika’da ses getirmesini sağlayan Coven grubu yine de başarı sağlamıştır bu açıdan bakacak olursak. Bir ayrıntı daha verirsek eğer, grup üyelerinden birinin adı da Oz Osbourne’dir. Tabii bunlar rastlantı olabilir veya aksine planlanmış olaylardır. Önemli olan Coven, 1969 ve 1972 olmak üzere iki albüm yayınlar ve müzik tarihinde ancak bu kadar yer alabilir. Bıraktığı iz ve açtığı kulvar önemlidir. Black Sabbath ise etkisini günümüzde de korumaktadır. Heavy metal ve Doom metal etiketlerinin yapışmasını açıklamaya çalışırsak; bunun nedeninin o güne kadar bu yoğunlukta ve ağırlıkta bir gitar çalış tarzı gerçekleşmemesi ve sözlerdeki mistik yapı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Black Sabbath ve ‘’Hand of Doom’’, ‘’Iron Man’’ parçaları doom metalin başlangıcı sayılabilir bir noktada. 1970-1978 yılları arasında Ozzy Osbourne ile toplam sekiz albüm kaydeder; müzikal uyuşmazlıklar sonucu ve uyuşturucu problemi nedeniyle Ozzy gruptan ayrılmak zorunda kalır. Black Sabbath; Elf, Rainbow gibi grupların mikrofon görevini üstlenmiş güçlü ses ‘’Dio’’ ile vakit geçmeden çalışmalara başlar. Bu çalışmalar günümüz heavy metaline de yön vermiş, sert ve geleneksel heavy metale daha uygun albümler olmuştur. Ozzy Osbourne’un daha Amerikan bir tarzı benimsemiş olmasına karşın, Black Sabbath hiçbir zaman İngliz rock köklerinden vazgeçmemiştir. Ozzy Osbourne, şimdiki karısı olan Sharon Osbourne ile birlikte 80’li yılların başında ciddi anlamda bir rock projesine dönüşmeye ve solo albümlerini yayınlamaya başlar. Black Sabbath’tan çok daha fazla üne sahip olur 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarda özellikle. Tüm bunlara karşın Dio ile iki albüm piyasaya süren Black Sabbath cephesinde 1983 yılında bu sefer İngiliz progresif rock, hard rock’ın efsane ismi ‘Ian Gillan’ görev alır. Doom metal anlamında güzel örneklere sahip, sound açısından da çok başarılı bir çalışmaya imza atarlar. Albümdeki dinamizm ile birlikte eş zamanlı karanlık atmosfer muhteşemdir. Heavy metalin gelişmesine büyük katkıları olmuş bu çalışmadan ‘’Zero The Hero’’ özellikle dinlenmelidir. Ayrıca 80’lerin sonlarında kurulan death metalin yaşayan en büyük ismi, Cannibal Corpse’un ilk kadrosuyla kotardığı bir yorum da bulunmaktadır. 1986’da ‘’Seventh Star’’ ile Black Sabbath artık grup olmaktan çıkıp bir nevi solo proje haline dönüşmüştür. Orijinal kadrodan hiçkimsenin yer almadığı albümde, vokalde bir önceki albümde olduğu gibi yine Deep Purple’dan tanınan bir başka isim Glenn Hughes, ilerleyen yıllarda klavye görevini hemen hemen bütün albümlerde üstlenecek Geoff Nichols gibi isimler bulunmaktadır. 1970’li yıllarda Black Sabbath dahilinde yaşanan müzikal anlaşmazlık konularından biri de; Tony Iommi’nin Queen ve Foreigner tarzı müzik yapılması konusunda diretmesi olmuştur. Buna karşı çıkan Ozzy Osbourne, “bizim etkilediğimiz grupları biz ne için taklit edelim ki” şeklinde itirazda bulunmuştur. Bu tartışmanın doğruluğu da Seventh Star albümünde ispatlanmış olur bir yerde. Yine de albümde güzel ve ağır sayılabilecek parçalar mevcuttur. Sonrasında seçmelerde elenen ve bir demo da kaydedilen (sonradan Badlands ile blues - hard rock grubunda yer alan ve genç yaşta ölen) Ray Gillen’ın yerine belki de Black Sabbath’ın olgunluk dönemi olan ve en özgün işlerin çıkarıldığı Tony Martin dönemi başlamış olur. Eternal Idol, Headless Cross, Tyr, Cross Purposes ve Forbidden olmak üzere beş birbirinden güzel ve farklı albüm kaydedilir. Sıkı dinleyiciler dışında pek rağbet görmeyen bu albümlerin arasında bir tek 1992 yılında tekrardan Ronnie James Dio ile bir albüm çıkartılmıştır. Dehumanizer adlı çalışmada doom metale ait birçok öğe bulunmaktadır. Bunun en güzel örneği de albümde yer alan ikinci parça ‘’After All’’ sayılabilir. 90’lardan sonra hortlayan, daha doğrusu tam anlamıyla şekillenip oluşan doom metalin en güzel örneklerinden biridir bu parça. Buraya kadar olan kısımda ve devamında, aslında şunu da tartışıyor bulabiliriz kendimizi... Klasik rock, doom, heavy metal nedir; aralarındaki ilişki ne durumdadır diye sorabiliriz kendimize. 1970 sonrası döneme geçmeden şunun altını çizmek istiyorum. Son yıllarda popülaritesini kaybediyor olsa da, post rock diye bir müzik türü revaçta. Neyin ve hangi rock müziğin devamı olduğunu bilinmemesine karşın, belki de yirmi yıl sonra post rock etiketi kalkacak, hak ettiği ismi eleştirmenler vereceklerdir diye düşünüyorum. Aynı sorunu şu konuda da yaşadı müzik dünyası. Heavy metal diye adlandırılan müzik aslında ilk başlarda, adına yaraşır biçimde ağırlığıyla taşıyan doom ve proto doom gruplarından alıyordu özelliğini. Yani; ilk doom grubu veya doom müzik ne zaman çıktıysa, heavy metal de o zaman türemişti. Doom müziğin tempo düşüklüğü ve yavaşlığı belki de o yıllarda pek satabilecek bir tür olamayacağından, adı ağır ama kendisi daha hızlı bir etiket yaratılarak heavy metal ismini almış oldu. Biraz ağır ve bazı dinleyiciler için yoğun eleştiri barındırıyor olsa da, kaldığımız yerden devam edebiliriz. İlk şekillenen doom ve heavy gruplarına, Sabbath devrimi sonrasına geçebiliriz. *Kaynak Ben, Ozzy Ozzy Osbourne, Chris Ayres Not: Black Sabbath'ın etkilendiği ve yorumladığı iki gruba ve parçaya da dikkat çekmek isterim. Hem 70'lerin öncesinde hard rock, proto heavy metali için hem de Black Sabbath'ı etkilemiş olup, coverladıkları için. Grubun ilk uzun çaları olan, grupla aynı ismi taşıyan Black Sabbath albümünde iki tane cover parça bulunmaktadır. Bunlardan birisi ''Evil Woman'' bir Crow yorumudur. Diğer coverlanan parça ise; ''Warning'' isimli parçadır. Bu da The Aynsley Dunbar Retalitation'ın 1969 tarihli albümünden icralanmıştır. Dikkatle dinlenmesinde fayda görüyorum. 1970 ve Proto Doom Sonrası İlk Dönem Saykodelik Rock Blues popülerliğini iyice yitirmesine rağmen, blues ve rock’n roll’un gizli etkisi devam etmiş, soul ve funk etkili müzikler ortaya çıkmıştır. Ayrıca plak şirketleri müziğin gücünü tamamıyla fark etmiş ve müziğin yönünü belirlemeye başlamışlardır. Hippie ve saykodelik yerini yeni saykodelizme bir süreliğine bırakmış, kraut rock ve space rock türleri doğmuştur. Progresif rock, bütün rock müzik türlerini etkilemiştir. Kraut rock ve space rockın da progresif rock müziklerden türediğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Yine de buna karşın, heavy, doom, proto metalin ilk örnekleri yetmişlere denk gelmektedir. Sert ve ağır müzik adına gelişmeyi sağlayan bazı gruplara yer verip, sonra da kısa bir listeleme yoluna gidelim. 70’lerde, 60’lı yıllarda artan mistik ve spiritüel etkilenmeler artarak devam etmektedir. 80’lerle birlikte bu, yerini bambaşka bir alana kaydırmak zorunda kalacaktır. O yüzden bazı grupların bizim için büyük önemi bulunmaktadır. Mesela; Guru Guru’nun UFO albümü ve albümde yer alan ‘’UFO’’ isimli çalışma muazzam niteliktedir. O günlerde kraut rock olarak etiketlenmiş olsa da, grubun müziği cazın doğaçlama ruhundan gelen emprovize tekniğine tamamıyla bağlıdır. Zaten, bu müziğin oturmasında ana etken caz olmuştur. Caz müziğin de en temel özelliği ruhani bir arınmayla ortaya çıkışına denk gelir; içten ve içseldir. Blues da buna benzer spiritüel ilahi bir yakınmadan oluşur. Saykodelik, kraut rock vb. gruplar da bu spiritüelliği kozmik yapı olarak ele alıp doğaçlama süsü vermişlerdir. Bu müziğin en önemli kuralı budur. Müzikteki çeşitli bilgiler ve merak doğrultusunda kendinden geçen müzisyenler bilmeden doom, noise ve deneysel müziğin gerçek anlamda yaratımını, geçmişten devraldıkları güçle birleştirip sağlamışlardır. Popol Vuh, Can, Faust, Amon Düül II, Ash Ra Tempel, Guru Guru vb. grupların ortak özellikleri, kozmik enerjiyle ilgilenmeleri, kadim uygarlıkların kültürleriyle yakınlaşmış olmaları, ayinsel ve çeşitli halk müziklerini döneme uygun biçimde uyarlayıp kozmik müziği insanlığa yeniden armağan etmeleri olmuştur. Etkisini yıllar içinde kaybetmiş veya grupların ilerleyen teknoloji sonucu değişik yeni akım müziklere yönelmeleriyle sonuçlanmıştır. Faust gibi günümüze kadar kendini bozmak ne kelime, sürekli geliştiren bir grup bulabilmek de neredeyse imkansızdır. Noise hip-hop, deneysel müzik ikilisi Dalek ile bile albüm çıkaran, deneyselliğin müzik alanındaki son noktalarından biridir Faust. Popol Vuh, Klasik Maya yazıtlarından biridir. Mayaların dinsel yaşamına ait bolca bilgi yer almaktadır. Önce Maya diliyle yazılıp sonra İspanyolca’ya çevrilmiştir. Doğruluğu ne derece güvenlidir, bilinmez. İçinde bolca bilgi barındıran bu yazıtlarda evren ve oluşla ilgili bilgiler yer almaktadır. İnanca göre; bu dönemden önceki son yaratılışta Nuh Tufanı’na benzer bir tufan yaşanmış; gök yere düşmüş ve her yer karanlığa bürünmüştür. Popol Vuh’un ilk bölümlerinde yer alan bilgiye göre, büyü dönemi böylelikle başlamıştır. ‘’Yeni ve kusursuz bir dünyanın yaratılması için de eskinin tüm kusurları yok edilmelidir’’ denilmektedir. Bu görev için de çifte ikiz gerekmektedir. İlk ikizlerin çocukları olur ve oynadıkları bir top oyunuyla cezalandırılır ve Xibalba’ya gönderilirler. Zorlu sınavlardan geçtikten sonra Xibalba efendileri tarafından kurban edilirler. Birinin başı bir ağaca asılır ve büyü yoluyla bir yeraltı tanrısının kızını hamile bırakır. Michael D. Coe’nin yazdığı ‘’Mayalar’’ isimli kaynakta, bu başın bir Mısır tanrısı olduğu belirtiliyor. Popol Vuh ile dini ve müziği birleştiren bir nokta da şu: yeraltı tanrılarından birinin kızı olan ve hamile kaldığı için gözden düşen Kan Hanım, yeryüzüne sürülür ve yeryüzünde yine ikiz çocukları olan Huhapu ve Xbalangue’yu doğurur. Bu çocukların da ilk işleri üvey kardeşlerinden intikam almaktır. Burada yine dini ve bilimsel bir detay yatıyor; kurnaz canavar tanrıların bu ikizlerin üvey kardeşlerini maymun adamlara dönüştürmesi oldukça ilginç. Bu maymun adamların da sanatçıların, yazıcıların müzisyenlerin ve dansçıların koruyucu tanrıları olması daha ilgi çekici doğrusu. Popol Vuh grubu da mistik, ezoterik müzikle ilgilenen zamanının üzerinde, deneysel doğaçlamaya inanan diğer dönem grupları gibi doom müziğe çokça katkı sağlamıştır. Kraut rock, saykodelik rock, space rock ve diğer bütün kozmik müzikler 70’lerde belirli bir kitle tarafından benimsenmiştir. İlerleyen ve henüz oluşmayan müzik türlerinin yaratılmasına da ayrıca yardımcı olmuştur. Ana hatlarıyla, doğaçlama tekniği ezoterik bir inisiyasyon niteliğinde olan, o günün şartları doğrultusunda, parça sürelerinin ne kadar olacağını veya nerede durup, ne zaman sonlanacağını tam olarak kestiremeyeceğiniz ayinsel, ritüel tarzında bir müzikti. Elektronik aletlerin gelişimi, teknolojik ilerleme ve plak şirketlerinin bu müzikte bile kar amacı gütmeleri gibi yanlış politikalar doğrultusunda özelliğini kaybedip, yıllar içinde ambiyansın ağırlıkta olduğu, ticari olarak da ciddi satış başarısı sağlayan ‘’new age’’ adı altında bir müziğe dönüştü. Bu müzik de progresif rock, kraut rock ve space rock’ın şartlara uygun bir şekilde yeni spiritüellik olarak pazarlanmasıyla sonuçlandı. Bizim için önemli olan, saykodelik müziğin nasıl evrim geçirdiği ve nereden geldiğiydi. Blues ve caz müziğin doğaçlamasından türeyen, atmosferik yapısı ağır basan, uzun parça sürelerine sahip, kozmik, zaman zaman ağır ilerleyen, bazen de ritmik yapısını hızlandıran, içselliğe yönelik müzik çalışmaları dersek ve geçmiş örneklerle bağdaştırırsak, başından beri doğru yolda ilerlediğimizi, yanlış düşünmediğimizi anlamış oluyoruz. Proto metal, heavy metal ve doom metalin ön ayaklarından olan klasik rock gruplarının hızlı yükselişine de değinmekte yarar olduğu kanaatindeyim. Klasik Rock Gruplarının Yükselişi Bir taraftan saykodelik gruplar, diğer yanda etkisi dünya müziğinde daha büyük olan klasik rock son şeklini almaya başlamıştı. Black Sabbath öncesi grupların bazılarına örnek verdik; “Black Sabbath’tan sonra ne oldu?” sorusunu soralım o halde. O günlerde rock ve diğer müzikler çok satan isimler arasında ikiye bölünmüştü; İngiliz Rock’n Roll müziğiyle Amerikan rock’n roll’u isim olarak aynı olmasına karşın pek de birbirine benzemiyordu; bu da bizim başından beri gezgin ve benzer kişiliklerin, müzisyenlerin kıtalar arası dolaşımını destekleyen, bölgelere ve ekonomik şekillenmelere göre müzik ihtiyacının değişiyor oluşunu kanıtlar nitelikte. Eski dönem uygarlıkları gibi deniz aşırı ulaşım da artık dert değildi. Radyo ve televziyon da dünyada egemen pozisyondaydı, plaklar milyonlarca satılıyor, çalışmanın başından beri savunduğumuz, eski yeninin oluşumunu sağlıyor, yeni eskiden aldığını geliştirip değiştiriyor; bazen de tamamen yıkıp yenisini yaratıyordu. Farklı yörelerin müzikleri de bunun tamamlanmasını sağlıyordu. Artık herkes birbirinin müziğinden etkilenmeye başlamıştı. Saykodelik ve doğaçlama özlü müzikler dışında kendine has işler kotarabilen müzik grupları pek fazla bilinmiyordu. Buna ilave olarak rock’n roll popülerliğinin getirmiş olduğu, blues’un sertleşmesi sonucu oluşan ‘’rock’’ artık küresel bir müzikti ve ciddi olarak maddi gelir kaynağı olmuştu. Özellikle 1970- 1980 arası piyasada geçerli ve en büyük müzik türü rock çatısı altındaki belirli gruplardı. 70’lerin sonuyla beraber disko, funk, soul, pop vb. müziklerin halkın önüne sunulmasıyla rock gözden düşmeye başlasa da gücünü yitirmedi, şekil veya kabuk değiştirdi sadece; bir yerde yine ciddi düşünüşler sonrası farklı, para getirecek müzik varyasyonları oluşmuş oldu. Biz şimdi popüler olduğu ilk dönemlerini ve doğuşunu gözlemleyip ufak örnekler sunalım. Southern Rock 70’lerde Hillbilly, rockabilly, rock’n roll, country, bluegrass gibi müziklerden etkilenen yeni bir tür ortaya çıktı. Sonradan buna ‘’southern rock’’ adı veridli. 90’lardan sonra da bu tür bir kez daha evrim yaşayıp ‘’southern metal’’ oldu. Bu müziğin dinleyicilerinin genellikle diğer rock grupları gibi teknik, müzikal yoğunluk ve entelektüel açıdan kaygıları olmadığından Amerika’nın güney eyaletlerinden çıkıp başarı sağladılar. Lynyrd Skynyrd, ZZ Top, Molly Hatchet, Allman Brothers Band, 70’lerde ortaya çıkan en önemli isimlerinden sadece birkaçıdır. İlerleyen yıllarda birçok müzik türüne de katkısı olmuştur. Dinlemesi kolay ve kasıntı olmayan tarzı ve anlık yaşam dertleriyle rahatlatıcı bir müzik türüdür. Bazı doom/stoner metal gruplarını etkilediği de yadsınamaz bir gerçektir. 70’ler Progresif Rock Klasik müzik icracıları gibi özenli, biraz boyalı, üstü süslenmiş, gücünü cazdan alan; hatta cazın devamı sayılan örnekleri de olan, enstrümanların hemen hemen hepsinin ayrı önem taşıdığı rock’ın sanat müziğidir. Tartışmalı bir türdür. Art rock ile de benzer yönleri vardır. Progresif müzik her zaman evrim geçiren, kabiliyete dikkat çekmek isteyen, bazen de enstrüman şovundan ibaret bir müzik dalıdır. 70’lerdeki progresif gruplarıyla şimdiki gruplar arasında çok fark bulunmaktadır. Heavy metal, post rock sorunsalında daha önce değinildiği gibi, günümüzde kategorilendirmekte zorlanılan müzik türlerinden biridir. 70’li yılların progresif grupları daha teknik ve aşırı hıza bulaşmadan bestelerini icra ederler. Sonrasında (ilerleyen yıllarda ve özellikle günümüzde) aşırı hız gösterimine dayalı bir tür olmasına rağmen çok ciddi ve muazzam bir müzik dalıdır. Klasik müzik ve caz sonrası, icrası en zor, sanat müziğine yaklaşmayı başaran müziktir. Bu türün 70’lerdeki en iyi örnekleri ise şunlardır: Uriah Heep, King Crimson, Rush, Deep Purple, Yes, Jethro Tull, Pink Floyd, Frank Zappa, Camel, Genesis gibi bilindik örneklerle sıralanabilir. Kraut Rock Minimalist müzikler olan ve sonrasında yine değineceğimiz Terry Riley, La Monte Young gibi avantgard isimlerin, Steve Reich gibi ambiyansa ve elektronik öğelere dikkat çeken yapılarından feyz alan, rock çatısı altında müzik yapan, temposu hareketli sayılabilecek deneysel rock türüdür. Progresif rock ile de benzer yönleri vardır, saykodelik rock gruplarıyla da çakışmasına rağmen, kendi tarzını yaratmış olan, derinden ilerlemesini hala sürdüren, zamanın çok üstünde işler ortaya çıkarılmış olan bir müzik türüdür. Kraut Rock’a örnek vereceğimiz isimler de (saykodelik gruplar kısmında da yer verdiğimiz topluluklar haricinde), Kraftwerk, Tangerine Dream, The Cosmic Jokers ve Popol Vuh vb. isimlerdir. Ayrıca benim tam kraut rock olarak görmediğim ve kozmik müzik olarak adlandırdığım çeşitli topluluklar da bu türe dahil edilebilir. 70'ler Hard Rock Saykodelik rock ile progresif rock’ın tam arasında kalmış bir türdür. Oturaklı ve ağırbaşlı, dönemin sert müziğidir. Bazı grupları her iki türe de dahil edebileceğimiz gibi, saf rock gruplarına şu örnekleri verebiliriz: Budgie, Black Sabbath, Nazareth, Alice Cooper, Led Zeppelin, Grandfunk Railroad, Cactus, Mountain, ZZ Top, Sir Lord Baltimore, High Tide, Bloodrock, Pentagram, Iron Claw. Ayrıca bu grupları blues metal olarak da adlandırmak mümkün. Son elli yılın rock müziğin en iyi örnekleri bu dönemde sergilenmiştir. Rock müzik en özgün ve parlak dönemini yaşamıştır. Arena Rock 70'li yıllardan itibaren grupların gittikçe büyüyerek küresel müzik piyasasına açılmasıyla başlayan bir dönemdir. Çok satan büyük toplulukların stadyum konserlerini hınca hınç doldurmasıyla bu dönem başladıktan sonra, sıra pop müzik yıldızlarının türemesine neden olmuştur. Eskiden arena konserleri rock gruplarından oluşurken 80'li yıllardan sonra bu tersine dönmeye başlamıştır. Halen büyük gruplar stadyum konserleri veriyorlar olmarına rağmen, artık eski gücünü yitirip, yerini pop müziğe bırakmıştır. Şimdi ise, teenage diye adlandırdığımız, 13 ile 20 arası gençlerin rağbet ettiği müzik yıldızları stadyum konserleri verip, dünya turnelerine çıkmaktadır. Rock grupları da bu yolda devam ediyor olsalar da, güç; artık yozlaşmış, içeriği olmayan bu pop müzik yıldızlarının eline geçmiştir. Konserlere 20-30 kişilik orkestra, dansçılarla beraber çıkan bu yıldızlar ışık ve dans şovlarıyla izleyicileri etkileri altına almaktadır. Cinselliğin önplanda tutulduğu ilahlaştırılan kişiler, rock yıldızlarından çok, artık pop müzik şarkıcılarıdır. Zamanında The Beatles'ı bile eleştiren ve beğenmeyen otoriteler bugünleri görseler, ne derlerdi bilinmez. 70'ler Punk Rock Amerika cephesinden New York Dolls, Ramones hatta Alice Cooper'ın bazı ilk dönem albümleri örnek gösterilir bu tür için. İngiltere kısmında ise The Clash ve Sex Pistols başı çeken gruplardandır. Iggy Pop, Patti Smith, The Velvet Undergorund da diğer temsilcilerindendir. Zamanla glitter rock, glam rock gibi türlere de öncülük etmiştir. Venom, Motörhead gibi grupların feyz almasını sağlamış, heavy metal, speed metal, thrash metal gibi türlere de öncülük ettiği kabullenmiştir. Sıra dışı, kural tanımaz; bazı kaynaklarda ise, anti-müzikten ibarettir punk. Etkin olduğu yıllar aslında çok uzun sürmemiştir. Etkisi halen tartışılmaktadır. 70'ler Post Punk 1970'lerin sonunda punk müziğin patlama etkisi yaratmasıyla birlikte, bir takım genç müzisyenlerin çeşitli müzikleri birleştirmesiyle oluşan bir müzik türüdür. Diğer dönem grupları olan rock gruplarının aksine, punk gruplarındaki gibi vokal daha çok konuşma, bağırma, vokallerin (duyguların) hissiyatla ifade edilmesi yönündeydi. En bilinen topluluklarından birisi; sadece iki albüm çıkarmasına rağmen, efsane olan, Joy Division'dir. Swans grubuna da ilham kaynağı olmuştur. Kraut Rock gruplarından aldıkları klavye, syntsizer gibi aletleri daha duygusal bir içerikle birleştirmiştir post punk grupları. Yeni akım olarak da adlandırılan müzik türüne yolu açan bir türev olarak da nitelendirebiliriz. Heavy Metal 1980'li yılların başında ortaya çıkmıştır. Karmaşık bir müzik türüdür. Tanımı yapılması kolay gibi görünse de, somut olarak örnekleri ve alt türevleri çokça olduğundan kategorize etmesi zor bir müzik türüdür. İlk çıktığında anne babaların korkulu rüyası haline gelmiştir. Benim günümüzde, post-rock müziğinde gördüğüm sorunsalı heavy metalde de yakalayabiliriz. Dinlediğimiz her enstrümantal, melankolik, biraz space rock'tan, biraz ambient vb. müzikten etkilenen gruba post-rock etiketini yapıştırabildiğimize göre; her sert metal topluluğuna heavy metal demek de saçmadır. Ağırlığıyla anılıyor olsa da, doom gibi düşük tempo bir müzik türü değildir; aksine çoğu heavy metal grubu hızlı müzik icra eder. Sorunsala örnek verecek olursak; Mötley Crüe, Wasp, Van Halen Amerika cephesinden heavy metal grupları sayılmaktadır. İngiltere'den ise; Iron Maiden, Saxon, Motörhead, Black Sabbath isimleri geçmektedir. Elbette daha önce de incelediğimiz üzere, yörelere ve ülkelere göre müzik türü aynı adı taşıyor olsa da, farklılıklar göstermesi doğaldir. 1950'lerin başındaki Rock and Roll müzik devrimi gibi, heavy metal gruplarının da plak şirketleri tarafından 80'li yıllarda bilerek önlerinin açıldığını düşünüyorum. Thrash Metal Heavy metal türünün bir uzantısıdır. Gücünü hızından ve sertliğinden alır. Vokal yapısı grupların seçimine göre değişir. Kimi thrash grupları punk müzik etkilerini daha çok hissettirir. Discharge grubundan etkilenen bu gruplar, thrash metalden doğan black metal, grindcore, crust, death metal türlerinin de şekillenmesini sağlamışlardır. Avrupalı thrash metal grupları bu yönde ilerlemiştir genellikle. Amerikan thrash metal grupları ise, daha aksak, standart dinleyici açısından dinlenesi albümler çıkarmıştır. Büyük dörtlü adıyla anılan Metallica, Anthrax, Slayer, Megadeth en bilinenlerindendir. Buna ilave olarak: Sepultura, Exodus, Overkill, Testament, Sodom, Onslaught, Destruction ve bunun gibi binlerce grubu listeleyebiliriz. 80'lerin başında popüler olup, 80'lerin sonunda kendini tüketmiş bir türdür. Yine de, özellikle Avrupa'da halen yaşatılmaya çalışılan thrash metal, kendini pek de yenileyemeyen, yerinde sayan nostaljik metal türüdür. Yine de sayıca az da olsalar Slayer gibi istisnai gruplar, yeni yorumlar katarak türe olumlu ivmeler kazandırmaya devam etmektedir. Death Metal Belki de en sevilmeyen heavy metal türevleri içinde ilk baştadır. 80'li yılların sonunda thrash metalin bir uzantısı olarak türemiştir. Teknik kabiliyetiyle Chuck Schildner'in başını çekitği türe adını da vermiş olan grup Death'tir. Halen icraatlarına devam etmekte olan Obituary, doom ve death metali ilk kez harmanlayan Autopsy, 80'li yıllardaki ilk kuşak temsilcilerindendir. 90'lı yıllarda atağa geçen tür, Avrupa'da daha çok rağbet görmüştür. İsveç death metali ekolü birkaç yıl içinde kendiliğinden oluşmuştur. Entombed ve Dismember, Grave en başarılı temsilcileridir. Sonradan melodik death metal adında bir tür olarak yaygınlaşsa da, zamanının en etkileyici müzik türlerinden biri olmuştur. Rock and Roll altyapılı death metal grupları halen başarıyla devam etmelerine karşın, 1990-2010 yılları arasında gençler arasında çok popüler olup, özelliğini kaybetmiştir. Verdiğim isimler ve ona yakın gruplar haricinde. Black Metal İngiltere çıkışlı Venom'un başını çektiği bu müzik türü de yaklaşık 35 yıldır kendini geliştiren bir müzik dalıdır. İlk örneklerine bakılacak olursa hızlı ve sert rock and roll müziğin, öfkeli ve çığırtkan bir biçimde punkvari yorumlanmasından ibaretti. Sonrasında Avrupa dolaylarında paganizm, ve satanizmin başını çektiği bir tarza geçiş yaptı. Birçok alt türe ve yeni müzik tarzlarına da istemeden ön ayak olmuş oldu. Bir ara senfonik black metal türü popülerken, kısa süreliğine endüstriyel black metal başı çekti. Halen sayıca az grubun icraladığı space black metal grupları da boy göstermiştir bir ara... Death metalle black metal arası müzik yapan gruplar da mevcuttur. Dark Throne gibi gruplar ise, black metalin özüne dönmesini gerektiğini düşündüler. Thrash metali andıran, punktan beslenen, kirli sounda sahip, karanlık rock and roll albümler yapmaya başladılar. Caz black metal ortaya çıktı. Shining grubu hatta bir albümlerinin ismini Black Jazz koydu. Progresif rock, caz ve black metali aynı potada erittiler. Amerika'da geçtiğimiz yıllarda Deafheaven piyasayı karıştırdı, tartışmalara yol açtı. Birden çok türünden bu grup, standart black metal anlayışını yıkmış oldu. Post rock, screamo, black metal, hardcore gibi çok türden yararlandılar. Pitchfork'de yılın (geçtiğimiz yıl 2013) en iyi albümlerinde yer aldılar. Xasthur, Leviathan gibi isimler tek kişiyle büyük işlere imza attılar. Beherit gibi gruplar black metali, dark ambient müziğiyle birleştirdiler. İsveç'li Shining işi daha da ileri götürerek suicidal black metal diye tür ortaya çıkardı. Cradle Of Filth gibi plak şirketi destekli, imajlı gruplar elbette eski ünlerini kaybettiler. Wolves In The Throne Room gibi gruplar da Amerika'dan saldırmaya başladılar. Bu türün adını dinleyiciler USBM koydular. WITR, progresif rock elementlerini doomla harmanlayıp, 70'li yılların psychedelic rock'ıyla karıştırdı, ortaya yeni bir black metal türü çıkmış oldu. Doom Metale giriş Black Sabbath’tan sonra doom müziğe ilk yaklaşım Pentagram grubundan gelmiştir. İlk demolarını yayınlamaları 1973 yılına denk gelse de, ilk albümlerini büyük ihtimalle ticari kaygılardan ve plak şirketlerinin pek yüz vermemesi sonucu ancak 1985 yılında gerçekleştirebilirler. Dile kolay, tam on iki yıl sonra ve vazgeçmeden albüm çıkarabilmek de ayrı bir cesaret örneğidir. Elbette, 1973 yılından önce de tam olarak doom metal olmasa da bahsettiğimiz grupların da güzel çalışmaları bulunmaktadır. Budgie’nin ilk albümleri doom/proto heavy metal için örnek teşkil ederken, yeni akım İngiliz heavy metalinin de atalarından birisi sayılabilir. Ne hızlı ne yavaş bu tarz, geleneksel doom metal olarak adlandırılmaktadır. Halbuki, doom metal oldukça ağır tempoda ilerleyen bir müziktir; belirli aralıklarda hızlanıp yavaşlayabilir; bu, geleneksel Hint müziğinde de olan bir gerçekliktir ama doom müziğin en önemli özelliği son derece yavaş ve ağır formda ilerleyip, düşük tempoya sahip olmasıdır. Bunu kavradıktan sonra NWOBHM* türüne Nazareth de dahil edilebilir. Farkında mısınız, iki yıl içinde bile gitar soundları nasıl değişmiş ve gelişmeye başlamıştır. Özellikle 80’lerde iyice sertleşen rock ve alt türevlerinin bir anlamda ilk örnekleri 70’lerin başında ortaya koyulmuştur. Sir Lord Baltimore, progresif etiketli saçmalığın bir başka örneğidir; elbette, teknik anlamda başarılı, ilginç bestelere sahip olabilir ama stoner/doom’un Blue Cheer’dan çok daha fazla atasıdır bana kalırsa. 1970 yılında çıkardıkları album dinlendiğinde ne söylemek istediğimin daha açık bir şekilde anlaşılacağı kanaatindeyim. Yine Black Sabbath ile aynı zamana denk gelen, Sabbath’tan önce bilinen bir grup da, The Move olsa gerek; hatta dinleyince, popüler parçalara yaptıkları yorumları bile görünce, gitar çalış şekli ve tekniği açısından “acaba Tony Iommi’den önce de bu tarz var mıydı?” dedirtiyor dinleyiciye. Favori ve tavsiye parçam: Bir ‘The Shadows’ coverı olan, Don’t Make My Baby Blue yorumunun yer aldığı 1970 tarihli ‘Shazam’ albümü olacaktır. *Not: Tony Iommi, The Shadows'tan oldukça etkilendiğini de ayrıca belirtmektedir. Benzer biçimde bu tarza ait o kadar çok örnek var ki, hangisini yazıp paylaşsam diye düşünmüyor değilim. Yine de, genel açıdan incelemek istersek, doom ve benzeri türlerin gelişmesi, bahsettiğimiz kadarıyla sınırlıdır. Bunun dışında binlerce saykodelik/heavy/proto doom metale örnek olacak grup bulunmaktadır. Bunlar arasından bazı grup isimleri vermeye çalışırsak, şunlar başı çeken topluluklardır: Ancient Grease, Warhorse, Yesterday’s Children, Orang-Utan, Bang, Toad, Poobah, Virus, Bent Wind, Noah, Josefus, Them, Samuel Prody, Fraction, Crank, Zior, Euclid, Head Machine Poobah, Atomic Rooster, Buffalo, Night Sun, May Blitz, Wicked Lady, Tractor, Steeplechase, gibi proto metalin bilinmeyen ama o zamanın sert ve ödün vermeyen temsilcilerinden bazılarıdır. Black Sabbath öncesi birçok grup olmasına rağmen, Pythagoras’ın matematik ve müzik gibi bilimleri geliştirmesinde yaşadığımız durum, burada tekrarlanmaktadır belki de. Pythagoras’ın matematiği icat etmediği gibi, Black Sabbath’ın da doom metali icat etmediği, zaten var olan bir müziği, üzerine eklemeler yaparak popüler hale getirdiği bir gerçektir. Pythagoras öğretileri gibi Black Sabbath’ın da bu müziğin adının oluşmasını sağladığını söylersek, çok mu tepki alırız acaba? Yön vermek ve geliştirmek adına; Pythagoras’a saygımız ne kadar sonsuzsa, Black Sabbath’a da bu olanağı sağladığı ve milyonlarca insanı etkileyebildiği için teşekkürlerimiz burada yetersiz kalmaktadır. Yukarıda adı anılan gruplar dinlendiğinde günümüz metal müziğinin nasıl ilerlediği ve özünün bu tarz gruplar olduğu rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Doom ve stoner müziklerin kökleri bu gruplarda yatıyor. Belirttiğimiz gibi, 70’lerde proto heavy/doom gruplar hard rock ve heavy metal müziğin önünü açmışlardır. Bunun dışında birkaç deneme haricinde doom metalin adı çokça anılmaz. Doom müziğin gelişmesini sağlayan ambient ve drone müzisyenler yeraltından gizli görevlerini yerine getirmeye devam etmektedirler. Lou Reed’in Metal Music Machine isimli gürültülü deneysel çalışması noise ve avantgard müziklerin tanınmasını sağlamıştır. Miles Davis’in 1975 tarihli Agharta isimli albümü, Sun Ra gibi kadim uygarlıklara ve gizemciliğe yapmış olduğu göndermeyle ilginçtir ve ezoterizmin hala müziğe olan etkisini kanıtlar. Agharta isminde bu albümden 34 yıl sonra da Sunn O))), Monoliths and Dimensions albümünün açılış parçası olan, insana boyut atlatan karanlık ve aynı ada sahip bir parça besteler. King Crimson’dan Robert Fripp ve Brian Eno’nun ortak projeleri, doom müziğin belirginleşmesini sağlayan mükemmel kayıtlardır. Bazı internet yorumlarında, dinlediğimiz müziklerin Sunn O))) ya değil, Fripp ve Eno’ya ait olduklarına dair yazılar bile yazılmaktadır. Tabii bu müziğin de öncesi bulunmaktadır; ama Fripp ve Eno’nun iki albümü de birbirinden güzel ve yeraltı deneyselinin dışavurumudur. Yine Lou Reed gibi The Velvet Underground’da görev almış John Cale ile Terry Riley’nin ortak çalışması Church Of Anthrax, caz müziğe bambaşka bir açıdan bakmıştır. Noise rock, avantgard, deneysel rock, progresif, ambiyans, caz ve buna benzer türlerin eşsiz biçimlenmesinden ibarettir. Tekrardan The Velvet Underground tayfasından Nico'nun, Tangerine Dream grubu ile beraber kotardıkları 13 Aralık 1974 canlı albümü önemli bir kaynaktır. Teatral, hüzünlü ve karanlık vokkariyle Nico ve Tangerine Dream tatmıyla ayinsel bir çalışmaya imza atmışlardır. Albüm kaydı Fransa'daki Reims Katedralinde gerçekleşmiştir. Buna ilave olarak Terry Riley’in kesinlikle görmezden gelemeyeceğimiz avantgard ve progresif yönde yapıtları bulunmaktadır. Minimalist ve neo-klasik olarak etiketlenmiş olsa da, albümleri genellikle birbirine pek benzemez. Her albüm bir sürpriz içerebilmektedir. Yine uzun parça süreleri ayrı önem taşır ve doğaçlamadan çekinmez hiçbir zaman. İçselliğin teknik sanatla birleşimidir Terry Riley, ustalarından öğrendiklerini çeşitli kaynaklarla etkileşme sokması sonucu eşsiz müzikal yolculuğa sürükler dinleyenleri. Doom, drone, ambient gibi türlerin gelişmesini sağlayan, oldukça karanlık ve son derece yaratıcı, derin anlamlar taşıyan, uzun, ürkütücü, dinlerken düşündüren ve ilham veren, 1976 yılında kaydedilmiş fakat 2010 yılında piyasaya sürülmüş; La Monte Young ve Pandin Pran Nath’e saygı niteliği taşıyan, doom ve drone’ın mimarı olabilecek eşsiz bir örnekle 70’ler dosyasını kapatıyorum izninizle. Albümün adı: The Electric Harpsichord. Bu çalışmayı bizlere armağan eden ise, bir filozof, yazar ve aynı zamanda drone ve minimal müzisyen 1948 doğumlu Catherine Christer Hennix. Şimdi küçük ama aydınlatıcı bilgilerle 70’lerin öncesinde drone müziğin veya doom metalin tohumlarını ekenlere değinmekte yarar var. Parsön Sound İsveç’li olan progresif, saykodelik müzik grubu, albümlerini 1968 yılında kaydetmiş olsa da, 2001 yılı gibi bir tarihte geniş kitlelere sunabilmiştir. Yayınlandığı tarihe ve tarza bakınca progresif müzik etiketi saçmalığıyla tekrar karşılaşıyoruz. Avantgard, doom ve noise bir formda ilerleyen albümün, vurdumduymaz ve kendinden geçmiş vokalleri ve ağır tempo müziğiyle bana kalırsa proto doom metal/rock’tan etkilenmiş olduğu şüphesiz. Lsd döneminin etkisi ve insana hissettirdiği an ve duyumsamaların da yardımıyla o günlerde belki çok ses getirmemiş çalışmadan, şu ande övgülerle bahsedilmektedir. Kronolojik açıdan dinlenmesi ve edinilmesi gereken albüm, İsveç’ten de o yıllarda ağır müziklerin çıkabildiğini ispatlıyor bizlere. Shivkumar Sharma, Brijbushan Kabral, Hariprasad Chaurasia üçlüsünün 1967 tarihli Call of The Valley, Hint müziğinin tüm dünyaca bilinip tanınmasına yol açmıştır. Bu açıdan dikkate değer bir çalışmadır. Dr. John'ın 1967 yılındaki çalışması Gris Gris, voodoo rahiplerinin vokalleriyle süslüdür. Geri vokallerdeki kadınlardan oluşan koronun da etkisiyle ayinsel atmosfer sağlanmıştır. Sonradan Dr. John deneysel yönden biraz uzaklaşsa da, Gris Gris de kesinlikle müzik severlerin kulak kabartması gereken bir albümdür. İlk parça; Gris gris Gumbo Ya ya doom, blues, caz türlerine deneysel bir örnektir. Spoken word tarzına da rastlarız. Oldukça ağır ilerleyen parça, birden çok müzik türünü barındırır içinde. Spoken Word Şeytan Kilisesi’nin kurucusu Anton LaVey’in spoken word tarzında çıkardığı, şeytanı, satanizmi öven methileriyle, ‘’The Satanic Mass’’ de ağır temposu ve içeriği açısından önemli kabul edilebilir. Buna benzer nitelikte 1910-1914 arasında okültist majileri kaydeden Aleister Crowley de spoken word müziğinin çok eskilerden beri devamını sağlamıştır. Anlattıkları ya da sözleri satanizm, okültizm vb. şeyler olabilir. Burada bizi ilgilendiren çok geçmişten gelen bir adetin 20.yüzyılda devam ettiğini kanıtlamaktır. Spoken Word hakkında önceden de kısa bilgi vermiştik; ozan, ozan/şarkıcı, şövalye ozan, halk ozanı, gezgin ozan, jonglör, minnesinger, troubadaur gibi çeşitliliğe sahip olup, farklı düşünce yapılarında ama aynı hizmetlerde bulunduklarına dair açıklamalarda bulunmuştuk. Bazı ozanların, ezoterik sırları, bu sırları anlaması gereken kişilere şarkılar yoluyla ilettiğini de belirtmiştik hatırlarsanız. Genellikle doğaçlama ve konuşmaya dayalı bir müzik türü olan spoken word, Afrikalı Amerikalılar’ın blues müziğinde, bazı afro amerikan hip-hop çalışmalarında ve yine ozan/şarkıcı formunda gözümüze çarpmaktadır. Vincent Price’ın 1969 yılında çıkardığı Witchcraft -Magic: An Adventure In Demonology de o yıllara ait türün başka örneğidir. Beat kuşağı yazarı W.S. Burroughs’un da bu tarzda albümleri bulunmaktadır. Tom Waits için de spoken word etiketi bazı eleştirmenler tarafından yapıştırılmaktadır. Dediğim gibi, bölgesine ve yöresine göre değişmekte olup, zaman içerisinde çokça kez evrime uğramış ama günümüze dek gelebilmiş bir müzik ya da müzikli veya müzikle konuşma sanatıdır. Noise rock ve spoken word’un günümüzdeki en iyi iki örneği de albümlerini Neurot Recordings’den çıkaran The Enablers ve Oxbow’dur. Doom müziğin etkilendiği diğer müzikal yapılara birkaç örnek daha düşünecek olursak, benim aklıma öncelikli olarak klasik müzik, Avrupa Sanat Müziği veya batı müziğinin Amerika ve Fransa ve çeşitli Avrupa ülkerinde şekillenmesinden sonraki minimal, deneysel, elektronik, caz müziğe yakın özgür ruh çağrışımları yapan isimler geliyor. Deneysel müzikler öncesini de başından listelemek istersek; eğitimli olmayan, ama müzik ruhunu iyi okuyabilen yetenekli Stravinsky, Stravinsky’den önceki bestecilerden olan ve yazar Charles Bukowski’nin kitaplarında, şiirlerinde sıklıkla bahsettiği uzun parça sürelerine, ağır tempo ve dinginliğe sahip, kendinden sonra birçok kompozitörü etkilemiş olan Gustav Mahler, devamında derin ama huzur verici Schönberg, Debussy ve Varese ilk akla gelenlendendir. Ayrıca Varese, elektronik müziğin ilk temsilcilerinden sayılmaktadır. Ayrıca, müziğine dini (Zen ve doğu felsefeleri gibi) motifler katan Schönberg’in bir öğrencisi olan John Cage’i hatırlamamak olmaz; piyanoya eklediği çeşitli enstrümanlar/eşyalar sayesinde müzikal bir icatta bulundu. Atonal deneysel müziği geliştirdi ve bugünlere gelmesini sağladı. Son olarak da çok ama çok önemli bir isimden bahsedelim isterseniz; doğadan gelen sesleri, içsel olanı üretmek için çabalayan, sanatın farklı dallarında uğraşmış ama müzik yapma isteğinden de hiç vazgeçmemiş, deneyselliğin son noktası veya başlangıcı, atonal, kakofoni, gürültü müziğinin, belki de kabilelerden bu yana insan ruhunun müzikal rehberi ‘’Jean Dubuffet’’ olacaktır. Dinlenmesi şart bir isim, aksi takdirde deneysel müziğin mahiyeti anlaşılamamış olacaktır. Bizim drone olarak veya drone müziğin önemli yapıtaşlarından gördüğümüz başka isimler de bulunmaktadır. Daha çok minimalist ve avantgarde, deneyci müzisyenler olarak anılıyor olsalar da, drone ve doom'a oldukça katkıları olmuştur. Bu isimlere de örnek verecek olursak; Morton Feldman, Harold Budd, Tomasz Sikorski, Giacinto Scelsi ve John Tillbury'i ve daha fazlasını bu listeye dahil edebiliriz. Yine tezimizi destekleyen; doom müziğe ait bir ortaklığı belgeleyen bir albüme John Tillbury imza atmıştır. Sunn O))) grubunun daimi üyesi, albümlerinde mutlaka yer alan multi enstrümantalist, Oren Ambarchi ve John Tillbury işbirliği olan The Just Reproach, tekrar bizim doğru yolda ilerlediğimizi, düşüncelerimizin yanlış olmadığını gösterir. Albüm; özgür caz, minimalist, drone, emprovizasyon olarak kategorilendirilmiştir. Mozart -Requiem Mozart, Mimaroğlu’nun kitabında anlatılanlara göre doğadan beslenen veya romantizm bestecileri gibi duygusal olmayan, müzik haricinde hiçbir kaynak okumayan, pek de kültürlü olmayan bir kimseydi. Pekala böyle yetersiz algılarıyla değil de somut gerçeklerden beslenen ve müziğini icra eden bir isim nasıl mason olabildi? Masonluğun da belirli şartları olduğuna göre, bilmediğimiz bazı gizli detaylar olabilir bu konuda. 18. yüzyıldan sonraki Mason üyeliğine giriş törenlerinde de Mozart'ın bestelediği eserler çalındığı rivayet edilmektedir. Sekiz tane masonik beste yaptığı söylenen Mozart'ın, Cenaze marşını da sipariş üzerine ve kendi ölümünü düşünerek bestelediği söylentiler arasındadır. Ölümünden yedi yıl önce de Viyana’daki Zur Wohltatigkeit locasına kabul edilmiştir. 1779’da, ölmeden iki yıl önce Tobias Ğhilipp von Gebler’in Thamos adını taşıyan Heliopolis’in Güneş Tapınağı’nda geçen Terrason’un Sethos’undan uyarlanan tiyatro oyununun müziğini de bestelemiştir. Devamında Mozart’ın mason dostu Emanuel Schikaneder’in librettosu, 1791’de sihirli flüt operası bestelenmiştir. Bu opera da, Isis mitleri ve inisiyasyon bölümleriyle ayrıca dikkat çekmektedir. Mozart’ın Ölüm marşındaki hissiyat; Sümer ya da eski uygarlıkların yaşadığı travma anında içten gelen seslerle süsledikleri ağıt ya da yakarışları hayal etmemi sağladı. Ölüm, acı, karanlık, içsel olan her şey, soyut duyumlar gibi metafiziksel ve kaçınılmaz olan şeylerdir. Doom öncesi müziğin bu hale gelmesini sağlayan, şekillenmesine yardımcı olan bana göre diğer iki isim de La Monte Young ve Pandin Pran Nath olmalıdır. Sonsuzluğun müziği, kavramların olmadığı, cennetin ve cehennemin yer almadığı bir inanç sistemine ait; ruhani huzurun, maddi gereksinimlerden uzak yaşanılan, gösterişten uzak, tanrının insan, insanın tanrı olabileceğini kozmik fikirlerle ve atmosferle yansıtan, her insanın içinde gizli bir güç barındırdığını ve bunu ortaya çıkarması gerektiğini, müziğin din, dinin müzik olmadığı ruhani ve olası bir gerçek olması gerektiği savını bana düşündürten, meditasyonun günümüz çeşitlemesinden uzak ya da çeşitli yeni akım düşünce yapılarından uzak kalmayı başarmış, geçmişin, bugünün ve geleceğin, belki de uzayın, kozmik güçlerin metafizik seslerinin, ilahi yaşam değil de döngüselliğin, bir yerde gerçekliğin, diğer yanda hayalin, arınışın, kirlenmişliğin, ibadetin, ibadet gereksizliğinin ve huzurun, bir yandan da kargaşanın, derinliğin, dipsizliğin, boşluğun, kaybetmişliğin, kazanılacakların ama bunun yanında kaybedileceklerin, ümidin, ümitsizliğin, gerçeğin, gerçek dışılığın vb. soyut ve somut her tür fikrin içinde barındığı La Monte Young ve Pandin Pran Nath... La Monte Young ve Terry Rilley, okul zamanlarında tanışmış bir ikili. La Monte Young da, The Velvet Underground’ın ilk dönem isimlerinden John Cale, Earth’ın frontaman’ı Dylan Carlson gibi isimlerle çalışmış, Hint müziğini temeline alan, son derece ağır ilerleyen, tek nota üzerinde saatlerce akor basabilecek, son derece derin işler üreten bir yaratıcı bana kalırsa. Hocası Pandin Pran Nath’den oldukça şey aldığı aşikar. Pandin Pran Nath de, geleneksel Hint Müziği’nin ayinsel ve teorik olarak tam uzantısı aslında. Sufi müziği ya da Hindistan kökenli Kavvali müziği gibi dini bir müzik ve ondan da eski bir müzik ayrıca. İbadet ve tanrı uzamı son derece yüksek olan bu müzikte, atfedilen değerlerin neler oluğunu tam olarak bilemiyorum; bildiğim tek şey, inançsız bir insanı bile inanca yönlendirecek trans etkisi yüksek, reenkarnasyonu andıran, yeniden doğuşu insanın içinde hissettirecek kadar güçlü ve yoğun bir müzik diyebilirim. Pandin Pran Nath’de varolan tempo düşüklüğü ve sözde (doom’a yakınlığı olarak) tekdüzelik de bizlere yabancı gelmiyordur sanırım. Boğaz Çalma Yöresel müziğin günümüz müziğine etkisi fark edilmese de yadsınamaz bir gerçekliktir. Halk müziklerinin de dışında kalan bu tür, çok renkli bölgeye özgü müziklere sahip olduğundan, önem arz etmektedir. Örneğin Boğaz Çalma, Afrika’dan ikinci dalga göçle birlikte yayıldığını düşündüğüm bir çeşitli varyasyondur. Her bölgede farklılık göstermektedir; özellikle Şamanların hala yaşadığı bölgelerde etkisini sürdüren, ülkemizde de az da olsa devamı gelen ve sonlanmak üzere olan köklü bir vokal ve tek başına müzik tarzıdır. Black, death metal vokallerinin de kökeni bunlar olabilir. Günümüz için sadece vokalden oluşan boğaz çalma tekniğiyle icra edilen çalışmalara ‘’Tagaq’’ gösterilebilir. Tanya Tagaq, Ipecac Records bünyesinden albümlerini çıkarmıştır. Ipecac Records'un da kurucularından biri Mike Patton'dır. ‘’Throat singing’’ veya ‘’boğaz çalma’’ biraz araştırıldığında söylemek istediklerimi ve bazı şeylerin aslında hiç değişmediğini kolayca anlayabilirsiniz. Boğaz çalma da, çok eski bir kültür olmasına rağmen varlığını sürdürebilmiştir. Son yıllarda Sunn O)))’dan Stephen O’Malley’in de desteklediği Rusya çıkışlı ‘’Phurpa’’ grubu da yoğun şaman ezgileri ve boğaz çalma tekniği/özelliğinden etkilenmiştir. Yöremizde bulunan halk ozanları ve şairler, bu geleneklerin son temsilcilerinendir. Spoken Word temasına hassas davranmışlardır. Bir diğer günümüze kadar gelen boğaz çalma tekniklerinden birini de, Moğol halkı tarafından hala icra edilmektedir. ''Xoomii'' adındaki bu teknik, yöre civarında para karşılığında yapan müzisyenler aracılığıyla devam etse de, gençlerin ilgisiz kalmasıyla yok olma tehlikesi içindedir. Şans eseri izleyip not aldığım bir belgeselde, Xoomii icracılarından biri şunu diyordu. ''Xoomii nefes almaktır''. ''Altay Dağlarını hissetmektir'' Son olarak da ''Budizm'den değil, Şamanizmden gelir'' demişti. Ülkemizde de, Akdeniz bölgesinin çeşitli kırsal kesimlerinde az sayıda yaşlı kadın tarafından devam ettirilmektedir. Yine genç insanların ilgisizliği yüzünden yok olmaya yüz tutmaktadır bu gırtlakla şarkı söyleme tekniği. Punk müzik de İrlanda, İskoçya ve İngiltere halk müziğinden etkilenip türemiştir. Doom metalin bir ayağı olan Sludge metalin de ön göstergesidir aynı zamanda. Hızlı olan punk ve 80’lerde daha sert ve hızlı bir alt türü olan hardcore punk müziğin 90’larla birlikte temposunu azaltıp, black ve death metalden aldığı özellikleri doom hardcore gibi müzik icrasına yönlendirmesiyle ‘’sludge metal’’ ortaya açıkmıştır. Müzik konusunda büyük hazine kaynağı olan New Orleans’lı Eyehategod, bu türün başını çeken grup olmuştur. Buzzoven, Crowbar, Iron Monkey diğer temsilcileridir. Gırtlak tekniği bu gruplarda daha farklı bir şekilde uygulanmaktadır. 1980’ler ve Doom Metal Heavy Metal; punk gibi türlerin hızını benimseyip, Black Sabbath tarzı gitar rifflerinden etkilenip türlü metal tarzlarını geliştirmiştir zaman içerisinde. Venom akla gelen ilk örneklerindendir ve gelişiminde NWOBHM doğmuştur. Angel Witch, Witchfinder Geneal, Candlemass, Judas Priest, Venom, Saxon ilk akla gelen gruplardır. 2000’lerin başında da buna cevaben Amerika’da NWOAHM adında bir akım oluşmuş; bu müzik dalı da eski thrash ve heavy metal türlerini yeni nesil metal müzik türü olan metal-core hardcore’un daha ticari bir şekliyle birleştirmiş ve yaklaşık beş sene lider konumunda olmuştur. Hatta şu anda da bu konumunu sürdürdüğü söylenebilir. Özünde dolu olmadığı, prodüktör oyunlarından ibaret olduğu için, sert ve ağır müzik adına beklenen etkiyi gösterememiş olsa da, genç insanlar her zaman olduğu gibi benimseyip bu tarzdaki grupları desteklemişlerdir. Önceden de belirttiğim gibi 70’lerde atağa kalkan müzik önce progresif ve saykodelikten hard rock’a geçiş yapmış, sonrasında punk türemiş olup, 80’lerde türlü sapkınlıkla eş tutulan heavy metal ve uzantıları thrash metal ile doruk noktasına ulaşmıştır. Diğer tehlike de popüler müziğin alıp başını gitmesidir. Video klip dönemi başlamıştır ve içi boşaltılmış, görsel malzemelerle dolu, müzik anlamında rezilliklerin de dönemi başlamıştır. Kısaca söylemek gerekirse seksenli yıllarda doom ve doom metal adına pek ilerleme kaydedilmemiştir. Tek gelişme geleneksel anlamda doom metalin oluşmasının bu zamana denk gelmesidir; 73 yılında ilk demosunu çıkaran ama ilk albümünü 1985 yılında (ülkemizde de aynı isimli bir grup vardı, sonra isim değişikliği yoluna gitmek zorunda kalıp, adını Mezarkabul olarak değiştirdi) yayınlayan Pentagram ve Scott Weinrich önderliğinde 1984 yılında ilk albümünü yayınlayan Saint Vitus oldukça önemli konuma sahiptir. İlk albümlerinin çıkmasından yaklaşık yirmi küsür yıl sonra doom jazz müziğin kitlelere ulaşamasını sağlayacak The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble grubuna ilham vermiştir. Patra adında bir EP’si olan TKDE’in Saint Vitus yorumu da bulunmaktadır. Grubun bas gitaristi ve elektronik seslerin uzmanı nam-ı diğer ‘’Bong-Ra’’ Jason Kohnen zaten eski bir doom death grubunun davulcusu olduğundan, aşina olduğu bir müzik türüdür doom metal. Grubun çıkış amacı da Nosferatu gibi eski tip sessiz korku filmlerinin üstüne müzik yapma projesidir. Yaklaşık beş yıl içerisinde yeraltı piyasasında adından söz ettirir. TKDE’ı da ilk dinlediğimde öngörüsü yüksek bir müzik dinleyicisi olarak, grubun adından çokça bahsedileceğini ve başarı sağlayacağını gerek insanlarla konuşmalarımda, gerekse kişisel müzik blogumda defalarca anlattım. Yıllar içinde haklı çıktığımı görmüş olmak da ayrıca mutlu etti beni. Saint Vitus dışında Trouble grubu geleneksel doom metalin mihenk taşlarındandır. Koyu hıristiyan olan ve sözlerinde bunlara yer veren grup, Sabbath ekolünden gelmektedir ve bu sayede bu durumun da devamlılığını sağlayan faktörlerden birisi olmayı başarmıştır. Gitar soundları sert ve vokal tarzı daha temizdir. Diğer seksenler gruplarına göre tehlikesiz olarak görülüp türlerine ‘’white metal’’ adı bile uygun görülen zamanlar olmuştur. Bir diğer grup da Pagan Altar’dır. Seksenli yıllarda demo yayınlamasına rağmen ilk albümünü ancak 98’de piyasaya sürebilmiştir. Kısacası şunu söyleyebiliriz; ‘’doom’’ tapınakta inisiye olmaktadır yetmişli yıllardan beri. Yaklaşık da bir kırk sene sonra patlayacaktır. Seksenli yıllar da durağan geçer bu yüzden. İlk inisiyeler doksanların ortalarında renklerini belli ederler. Saint Vitus, Trouble ve Black Sabbath’tan etiklendikleri her hallerinden belli olan ezoterizm, okültizm vb. gibi mistik konuları işleyen Electric Wizard, inisiyasyonun bittiğini işaret eder. Doom müzik artık tapınak ritüellerinden, yerin altından çıkmaya başlar. Rahatsız etmek ve insanları kendine çekmek görevini yeraltından yeryüzüne çevirir ve diğer inisiyasyon dönemi başlamış olur böylelikle. Bu arada, Coil’in 1984 tarihli albümü ‘’Scatology’’, Coil’den önce endüstriyel terör yaşatan veya farklı müzikal devrimi insanlara deneyimlendiren Throbbing Gristle ve 83’te ilk albümünü yayımlayan Swans gibi grupların önemi oldukça fazladır. 1980'ler ve Müziğe Genel Bakış 1980'li yıllar, sadece müzik alanında değil, insanlığın birçok açıdan arayışta olduğu bir dönem olarak tarihe geçmiştir. 1900'li yılların başlarından süregelen, yenilikçi ve korkusuz sanat anlayışı ve deneycilik yok olmaya yüz tutmuştur. Global anlamda yüzeyselliğin başlangıcı olmuştur. Elbette istisnalar da vardır. Görsel olanın peşinden giden yalnız ve (kendini dışlanmış hisseden) dışlanmış gençliği, çareyi farklı olanda aramaya kadar götürmüştür. Öfkeli olan gençler heavy metal müzikle kendilerini ifade ediyorken, ruhsal anlamda kaybolmuş başka gençlerse pop müzik figürlerine ilgi göstermeye başlamışlardır. Küresel ekonomi, hızını son vitese almış, her sektöre elini atmış olmakla kalmayıp, net çizgiler çekip, tayin eden güç olmuştur. Caz ve blues müzik değişime uğramış; kendinden (özünden) uzaklaşıp, bambaşka bir hale bürünmüştür. Rhytm and Blues kökenli yeni müzik türleri ortaya çıkmıştır. Çok duygulu müzik gruplarının yerini duygusal acı ve neşe üzerine yoğunlaşan türler almıştır. Aşk; farklı bir dille anlatılıp, üstünden maddi kazanım elde edilen hadiseye dönmüştür. Ritmik yapısı hızlı veya ağır müziklerle gençler müzik dinlemekten çok, kendilerini rahatlatma ihtiyacına gitmeyi seçmişler veya seçmek zorunda bırakılmışlardır. Kraut-rock, psychedelic rock müziklerden türemiş olan new age salgını başlamıştır. Popüler ezoterizm ve neo spiritiüalizm patlamıştır. Yine özelliğini afrika ritimlerinden alan dans, disko müzikleri revaçtadır. Güçlü enstrümanlar basit ve kolay müziklere alet olmuşlardır. Pop müzik adı altında garip bir tarzın ortaya çıkışıyla, sert rock türleri de kendi içinde yeni oluşumlar göstermiştir. Bon Jovi gibi grupların çektiği pop-metal gibi bir tür de boy göstermiştir bu zaman içerisinde. Her şey imaja dayalı olmaya başlamıştır. İyi işler çıkmasına rağmen, baskın olan popüler kültürün etkisiyle, çoğunluk bunlara ilgi göstermez. Heavy metal ve türevleri çoğaldıkça da, faşizm düşüncesinde de artış gözlenmiştir Bir dönemin özgürlük koruyucuları, barıştan yana olan rock gruplarının yerini milliyetçi, erkek egemen topluluklar görevi devralmıştır. 60'lı ve 70'li yıllardaki ilgili ve meraklı gençlik artık yoktur. İçi boş, kullan at mantığında gençler anlık zevklere yönelmiştir. Tüketim piyasası da bundan memnun haldedir. Eskinin büyük grupları, çağın da getirisiyle ya dağılmıştır ya da eski üretkenliklerinden yoksun kalmışlardır. Yeni türlerin çıkması da bu noktada faydalı olmuştur. Eskiden birkaç sene, beş sene gibi egemen olabilen müzik akımlarının aksine, bu durum neredeyse iki yılda bir değişen mozaiğe dönüşmüştür. 1990'larda Müzik 1980'lerin ortasında şekillenen rap müzik, yerini hip-hop müziğe bırakır. Hip-hop müzik, 90'ların ortasından itibaren köklü Rhytm and Blues'dan gücünü alan, adı da yine R&B olan bir müzikle entegre olur. Popüler dans müzikleri, pop müzik türleri alır başını gider. Rock müzik çaptan düşmüştür. 1980'lerin sonlarında boy-band grupları türedikten sonra, glam ve bazı hard rock grupları eskisi kadar tutmazlar. Birçok grup albüm çıkarıyor olsa da, 80'lerdeki ihtişamlarını kaybetmişlerdir. 1990 ve 1995 arası gençler, rock'tan ziyade yeni tür olan, Grunge'a yönelirler. Bu müzik türü de yaklaşık beş sene geçtikten sonra tamamen ortadan kaybolur. Nirvana, Pearl Jam, Alice In Chains, Stone Temple Pilots, Soundgraden bu tarzın başını çeken gruplarındandır. Nirvana'yı çok popüler bir grup olsa da, ayrı tutmak gerekebilir. Nirvana'nın müziğinde; fuzz rock, stoner rock, sludge rock, punk, experimental rock türlerine rastlanmaktadır. Ünlü Beat kuşağı yazarı William S. Burroughs ile spoken word tarzında noise rock çalışmaları da mevcuttur. Grunge'ın çıkış noktası olan Seatle'lı bir başka muazzam topluluk drone müziğin efensisi Earth ile de featuring yapmıştır ayrıca Kurt Cobain. Nirvana, ayrıca Celtic Frost, Melvins gibi gruplardan oldukça etkilenmiş, gürültülü bir topluluktur. Kurt Cobain'in ve genel olarak grubun vurdumduymaz tavırları ve özellikle Cobain'in yakışıklılığıyla, ne yazık ki dikkat çeken bir topluluk olmuştur. İngiltere'de yeni bir akım ortaya çıkmıştır. Brit-pop / brit-rock grupları yükselişe geçmeye başlamıştır. Eski rock gruplarına benzemeyen, melankolik bir yapıya sahip bu müzik, dönem boyunca oldukça insanı etkilemeyi başarabilmiştir. Metal müzik, altını çizmek gerekirse, Avrupa'da deneyci yaklaşımlar göstermeye kaldığı yerden devam etmektedir. Elektronik müzik; techno, club, house gibi türler adı altında dinleyici çekmeyi başarmış olsa da, bu türlere olan ilgi de kısa süreli olmuştur. Bunun dışında altenatif müzik öne çıkmıştır. Hem pop'a hem rock'a alternatif bir müzik; hatta elektronik müziğe bile. 80'li yıllara göre sound ve yaratıcılık açısından çok daha başarılı geçmiştir 90'li yıllar. *Başka bir çalışmada diğer müzik türlerini, piyasanın neden bu hale geldiğini açıklamayı düşünüyorum. Doom ve doom müziği ilgilendiren konulara ağırlık vermemiz daha anlamlı olacaktır. 1990'larda Heavy Metal Ve Doom metal 1990 - 1995 Arası Heavy Metal 1990 yılında Judas Priest'in Painkiller albümü oldukça sükse yapar. 80'lerdeki Judas tarzından uzakta kalan bu albüm, son derece sert ve hızlı sayılabilecek bir çalışmadır. Slayer'ın 1988'de çıkardığı en melodik albümü South of Heaven'den iki arayla piyasaya sürdüğü, 1990 tarihli Seasons In the Abyss ses getiren diğer heavy/thrash metal örneklerindendir. Körfez savaşına denk gelen albüm, rivayet edilene göre savaştaki bazı Amerikan askerlerine dinletilmiştir. 1980'lerin ortalarında yıldızı parlayan Sepultura, 90'lı yıllarda Roadrunner şirketinin göz bebeği olmuştur. 1989 sonrasında çıkan Arise patlama etkisi yaratmıştır. Megadeth ve Metallica da çok satan albümler çıkarmaya kaldıkları yerden devam etmektedirler. 1989'da deli dahi karışımı usta müzisyen Mike Patton'ın katılımıyla başarısına başarı katan Faith No More, 1992 tarihli Angel Dust yerini sağlamlaştırmış, birçok müzik grubuna ilham kaynağı olmuştur. Alternatif metalin de bir noktada yaratıcısı olmuş olan topluluk, nü metalin ilk örneklerini 80'lerin sonunda başlatmıştır. Heavy metal, caz, punk, funk, klasik rock gibi türleri aynı potada başarıyla eriterek, isimlerini rock tarihine yazdırmışlardır. Bir önemli ayrıntı da; grubun davulcusu Mike Bordin, Black Sabbath ve Ozzy Osbourne'e yıllarca konserlerinde ve Ozzy'nin bazı albümlerinde bateri çalarak, her iki grupta da yer almıştır. Cannibal Corpse ve Deicide grupları, Florida'dan selam çakarak death metali dünya gençliğine armağan etmişlerdir.*Not: Cannibal Corpse'un 1993'te çıkardığı Hammer Smashed Face albümünde bir Black Saabth yorumuna denk geliriz. 1983 yılına iat bu çalışmada, Black Sabbath'da vokal görevini Ian Gillan(Deep Purple) üstlenmiştir. İsveç de boş durmamış, Entombed, Dismember gibi topluluklarla death metali Avrupalı gençlerle tanıştırmıştır. Testament, Overkill, King Diamond, Carcass, Annihilator, Death, Anthrax, Obituary vb. yüzlerce grup dönemin parlayan diğer isimlerindendir. Bu gruplar da 80'lerin ortasından beri aktif olarak müziklerine devam eden sert metal müzik topluluklardır. Glam metal eski şatafatlı günlerinden uzaklaşmaktadır. Cinderella, Mötley Crüe, Poison, Great White çaptan düşerken; Skidrow 'Slave to the Grind' ile Guns and Roses ise Use Your Illusion ile televizyonlarda ve radyolarda çokça çalınmaktadır. Van Halen, KISS gibi gruplar daha özgün hard rock albümlere imza atarlar. KISS'in 1992 tarihli Revenge; Van Halen'in Far Unlawful Carnal Konowledge kendi halinde sağlam rock albümleridir. How the Gods Kill'i albümünün kapak tasarımını H. R. Giger'in yaptığı eski Misfits üyesi Danzig yükseliştedir. Gotik rock'a yaklaşan karanlık heavy metal altyapılı, blues metal çalışmaları olan albümleri başarılı satış grafiğini yakalar. Ministry, deyim yerindeyse endüstiyel metalin yol açısı olmuştur. Yine 80'lerin ortasından beri meşhur olan Al Yourgensen önderliğindeki grup, Psalm 69'la zirveye oynar. Sepultura'nın yaratmış olduğu depremin üstüne cevap, Teksas'lı dört gençten gelir. Pantera 1990'da başladığı (grup 1983 ve 1990 arasındaki çalışmalarını yoksaymaktadır) ve 10 yıl süren müzik kariyerine Atco Records'dan albümlerinin çıkarmanın da avantajıyla, metal müziğin yeniden yapılanmasını sağlar. Her şey terse döner Cowboys From Hell ve devamında çıkardıkları 1992 tarihli Vulgar Display of Power'la birlikte. Çok sert bir sounda kayan Pantera 90'lı yılların en beğenilen metal müzik gruplarından olur. Groove Metalin de tanınmasında ve popüler olmasındaki en önemli grup Pantera'dır. 80'lerin sonlarında hardcore punk, thrash, crossover türünde işler kotaran Corrosion of Conformity, Peeper Keenan'ın vokal ve gitar görevini üstlenmesiyle farklı bir tarza bürünür. Stoner, hard rock, sludge rock çalışmaları oldukça başarılı olur. Pantera'dan Philip Anselmo ve Peeper Keenan sonradan Down adında southern metal, stoner metal, doom metal tarzında bir proje için de bir araya gelirler. 90'ların başından beri grup albüm ve EP çalışmalarına devam etmektedir. Savatage, The Who'dan sonra belki de ilk kez opera rock tarzını denemiştir Streets of Rock Opera ile; albüm progresif rock'la heavy metali, muazzam şekilde işlemiştir. *Not: Bu ve buna benzer albümleri grupları rock tarihinde uzunca işleyeceğim için ana hattı belirlemek adına, kısa tutmak istiyorum. 1990 - 1995 Arası Doom Metal Geleneksel, yani traditional doom metale önceki bölümde yer vermiştik. Pentagram; Black Sabbath grubu gibi, ismini Vincent Price'in oynadığı bir filmden alan NWOBHM grubu Witchfinder General, Trouble, Saint Vitus, Candlemass ve tabii ki Black Sabbath ilk geleneksel doom metal toplulukları sayılır müzik otoritelerince. 1990'larda ufak bir kavram karmaşası yaşanmıştır bu konuda. Bu yönde, yani geleneksel doom metal grupları da varolmuştur. Buna karşın, tamamen geleneksel doom metale aykırı; ama yavaş temposu, aşırı depresif tutumları ve ağırlığı sayesinde yeni bir doom metal türü de oluşmuştur. İki ana kola ayırabiliriz bu tarzda grupları; ilki, Funeral doom death metal grupları, ikinicisi gothic doom metal topluluklarıdır. Paradise Lost'un ve Tiamat'ın ilk üç albümü doom death metale, yer yer de funeral doom metale yakın sayılabilir. Tiamat 1994 yılında çıkarmış olduğu Wildhoney ile atmosferik doom metalin de öncüsüdür. Paradise Lost ilerleyen yıllarda atmosferik gothic metal türünde çalışmalarda bulunur. 1990 yılında New York'lu Winter, tam bir doom metal albümüne imza atar. Death metal gruplarından alışkın olduğumuz brütal vokal yüzünden doom death metal olarak kategorize edilir. Grup uzun aradan sonra geçtiğimiz yıllarda tekrar bir araya gelerek konserler vermeye başlamıştır. Bir nevi her doom müzik severin, doom metalcinin yıllık hac/tavaf görevi olarak gördüğüm Roadburn festivalinde çıktılar. * Roadburn Festivali Hollanda'da gerçekleşen Sunn O))), Kilimanjaro Darkjazz Enseble'den tutun, Electric Wizard'a kadar genellikle doom/stoner gruplarının yer aldığı bir festivaldir. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden şekillenmeye başlayan oluşumların dışında, bilindik geleneksel doom metal gruplarının dışında, 1990 ve 1995 arası iki grup bence önemli konumdadır. İlk albümlerini 1991 yılında çıkaran Amerikalı Sleep ve İngiltere'den Cathedral. Her iki grup da ikinci ve üçüncü çalışmalarında doom metale ait daha somut örnekler vermeye başlamışlardır. Sleep'in Dragonaut'unu dinleyince resmen Black Sabbath dinliyor hissine kapılabilirsiniz. Cathedral'in de sonradan Tony Iommi'yi konuk ettiği Carnival Bizarre (1995) albümünden Utopian Blaster çalışması da doom metal için yaptığımız araştırmayı kanıtlar niteliktedir. Yine İngiltere'den Fudge Tunnel, sludge rock adına 1991 ve 1995 arası iyi işler kotarır. Noise rock, punk ve doom rock'ın güzel harmanlanması sonucu çıkan albümleri birçok gruba esin kaynağı niteliğindedir. *Sepultura üyesi Max Cavalera ve Fudge Tunnel elemanı Alex Newport 90'ların ortasında endüstriyel metal projesi olan Nailbomb'da da birlikte olmuşlardır. Carnivore grubundan Peter Steele önderliğindeki Type O Negative de oturmaya başlayan tarzıyla atmosferik doom metale hizmet etmektedir istemeden. Roadrunner records ile birlikte çıkardıkları albümle, doom metali tam anlamıyla yansıtmasa da, tanınmasında büyük rol oynamıştır. Albümlerinde Neil Young, The Beatles gibi grupların coverlarına da yer vermişlerdir. Carnivore gibi hardcore punk, crossover bir tarzda müzik yaparken 1993'teki Bloody Kisses ile doom metale geçiş yapmışlardır. Gothic doom metal grubu sayılmalarına neden olan da; kasvetli atmosferleri, klavye kullanımı ve soyut olan bir depresyondan çok, somut bir arayışa sahip ruh hallerinden kaynaklıdır. Çok sevdiğim grup, Peter Steele sonrası eski üyeleri tarafından başka bir isim altında gothic-doom metal müzik icra etmeye devam etmektedirler. A Pale Horse Named Death, Type O Negative gibi Brooklyn'li bir topluluk ve Type O Negative müziğine oldukça benzemektedir. Yinelemek istersek, gothic doom metal olarak adlandırabiliriz bu ve buna benzer çalışmaları. Funeral doom metal olarak adlandıracağımız bir başka önemli grup da; bizim başından beri altını çizmek istediğimiz bir isme sahip. İngiliz grup ''Esoteric''. İlk albümünü 1993 yılında çıkaran grup, sonraki dönem albümlerinde sadece funeral doom death metal grubu olarak yerinde saymayıp, kendini geliştirmiştir. Teknik olarak ileri düzeyde albümler çıkarmıştır. Black Sabbath ile ilgili bölümde, Dio'nun vokal olarak görev aldığı Dehumanizer'da yer alan After All adlı parçadan bahsetmiştik. Gerçek doom metali 1990'larda popüler hale getiren ve başlatan bu parçadır. 1994 yılında ilk EP'sini yayınlayan Amerikalı doom-stoner grubu Acid King ise, hem doom metale büyük hizmet sağlamış, hem de kadının doom metaldeki yerini sağlamlaştırmıştır. 90'ların başında popüler olan desert rock gruplarının da doom metale katkısı yadsınamaz. Queens of The Stone Age ile daha farklı imaja bürünen ve tanınan Josh Homme'in Kyuss ile birlikte 1991 ile 1995 arası albümler önemli yere sahiptir. Josh Homme'in PJ Harvey ile de projesi bulunmaktadır. The Desert Sessions adı latında birden fazla albüm yayınlamışlarıdr. Kyuss, Blue Cheer (1960'ların sonu) tarzı stoner rock'ın günümüze gelmesine olanak sağlayan, ticari başarı sağlamış topluluktur. Dağılan Kyuss sonrası davulcu Brant Björk stoner/desert rock tarzında güzel albümlerle kendi halinde devam etmektedir. Vokalist John Garcia Unida, Slo Burn ve en son 2013 yılında Wista Chino ile kaldığı yerden devam etmektedir. Desert rock, stoner rock, punk rock, funk rock, rockabilly gibi müzikleri her albümlerinde farklı şekilde; aynı zamanda yaratıcıkla birleştiren Clutch grubunun da önemi büyüktür. Yaklaşık 20 yıldır hepsi birbirinden başarılı albümleriyle müzik piyasasında boy gösterip, listelerin üst sıralarına yer almaktadır. Genellikle noise rock, drone rock, deneysel rock adlandırılıyor olsalar da, ''Skullflower'' da 80'lerin sonundan beri doom müziğe güç katmıştır. Hemen hemen aynı kulvardan Harvey Milk, noise rock'ı doom metalle, stoner rock'ı deneysel rock'la inanılmaz albümlerle birleştirip süslemiştir. Deneyci ve yenilikçi müziğin de öncülerindendir. Birçok özgün gruba ve sanatçıya yol açmıştır. Özellikle vurgulamak istediğim; La Monte Young ve Terry Riley'den yararlanan, klasik country, americana, bluegrass, southern rock ve hard rock müziklerin üzerine yorumladığı ve tamamen özgün drone rock, doom drone topluluğu Dylan Carlson önderliğindeki Earth, çok önemli konumdadır. İlk albümünü 1990'da yayınlayan grup, halen etkisini kaybetmeden yoluna devam etmektedir. New Orleans'lı Eyehategod ve Crowbar da bu türe ait sıkı örneklerdir. Sludge metal olarak adlandırdığımız türün en bilinen ve başarılı temsilcilerindendir. Punk enerjisinin, stoner (dumanlı) kafayla yoğurulup, death ve black metal eşliğinde; oldukça ağır bir kompozisyonla sunulmasından oluşmaktadır. Bu iki grup halen çalışmalarına devam etmektedir. Eyehategod yukarıda saydığımız özelliklere tam uyarken; Crowbar, hardcore müziğin doom tarzında işlenmiş halidir. Garip bir şekilde, progresif metalle doom metali birleştiren, Scott Jeffreys'in geleneksel doom metal vokaliyle ve ana (geleneksel doom metale ait) yapısıyla dikkat çeken Confessor da doom metalin belirgin gruplarından birisidir. Gitar ve davul çalış teknikleri açısından, sadece doom metal dinleyicilerinin değil, genel olarak heavy metal dinleyicilerinin de ilgisini de çeken bir grup olmuştur. Confessor da, dağılıp tekrar birleşip, konserlere kaldığı yerden devam eden bir gruptur. 1995 Sonrası Doom Metal Öncelikle, eski heavy metal devleri, büyük rock grupları ve silinen metal müzik türlerinden sonra, yeni oluşumlar ortaya çıkmaya başladı bu dönemlerde. Portekiz'den Moonspell çok ses getirmiştir Wolfheart(1995) adlı çalışmasıyla. Gothic, black metal grupları dinleyiciler tarafından tutulmaya başlandığı bir zaman içindeydi metal müzik... İngiltere'den Cradle of Filth, My Dying Bride, Paradise Lost, İsviçre'den Samael, İsveç'ten Hypocrisy, Tiamat... Almanya'dan Crematory gibi grupların öncülüğünü yaptığı gothic/black/death karışımı toplulukların periyodu başlamış olup; aynı zamanda Dream Theater, Symphony X gibi grupların sayesinde progresif rock, progresif metale yönünü çevirmeye başlamıştı. Gothic ve diğer alternatif metal türlerinin dışında, power metal sükse yapmaya başlamıştı. Hızlı ve klasik müzikten beslenen bu tür de 90'larda oldukça dinleniyordu. Iron Maiden, Ritchie Blackmore ve Yngwie Malmsteen gibi isimlerden etkilenip, neo-classical, senfonik metal olarak adlandıracağımız türler şekillenmiş oldu böylelikle. (Dimmu Borgir gibi gruplar da senfonik black metali popüler hale getirdiler) Amerika'da Korn, Deftones vb. grupların başını çektiği alternatif metal dalgası yaşanıyordu. Sonrasında Nu metal adını alacak bu tür, satış açısından da plak şirketlerini mutlu etti. Bu türün de ömrü çok fazla sürmedi. İlk önceleri Korn, Coal Chamber albümlerinde değişik vokal denemeleri yaptılar. Helmet (düz vokale sahip, nu metal gruplarından) gibi ilk dönem gruplarının aksine, vokal tarzlarını adlandırmak ilk başlarda güç oldu. Brütal, scream, clean ve tamamıyla deneysel vokallerden oluşan bu tarz; dönemin öfkeli amerikan gençliğini peşinden sürüklemesini başardı. Devamında da, new wave of british heavy nasıl bir devrim yaptıysa rock müzikte, Amerikalı müzik grupları da farkında (veya plak şirketlerinin doğrultusunda) olmadan New Wave of American Heavy Metal gibi tür ortaya çıkarmış oldular. Bu müziğin çıkış noktası da; Tool gibi dönemin progresif, alternatif metal grupları, Deftones, Pantera'nın groove metaldeki baskınlığı ve nu metalin inanılmaz popülerliğinden etkilenip, oluşmuş oldu. Çıkmasındaki amaç da şuydu: Hem alternatif metalin gücünü; nu metalin öfkesini, hardcore müziğin aksaklığını, thrash metalin hızını, groove metalin ritmik temposunu ve haevy metal ruhunu, aynı çatıda harmanlayarak değişik bir tür yaratıp, metal müziği tutsaklığından kurtarmaktı. Iron Maiden ilk çıktığında, dönemin rock müzik dinleyicileri Maiden'dan hiç hazetmemişlerdi. Onların progresif rock anlayışına, klasik rock müziğine, hard rock tarzına hiç benzmiyor; ayrıca hızlı ve sert geliyordu Iron Maiden. İlk dönem NWOBHM grupları otoriteler tarafından tepki çekseler de, ödün vermeden yollarına devam ettiler. Amaçları müzik yapmaktı, onlara kucak açan çok fazla plak şirketi de şimdiki gibi fazla değildi. Aynısını bu kez NWOAHM grupları denediler. Ortaya çıkan bu müziğin adı da metal core oldu. Sonra yine alt türevler çıkmış olsa da, en çok tutan metal-core grupları oldu. Lamb of God gibi gruplar, Pantera, Testament tarzı müziği, daha değişik bir teknik ve vokal üslubuyla birleştirip başarılı oldular. Groove metal tekrar lider konumuna geldi. Aynı dönemlerde death core grupları da türedi. Bu gruplar da, death metalin sertliğini ve vahşetini, hardcore tarzı müzikle örtüştürmeyi seçmişlerdi. Yaklaşık 90'lardan günümüze heavy metalin çok kısa bir özetini yaptık. Yaklaşık bu yirmi yıl içinde hangi doom metal grupları metal sahnesinin hangi bölümünde yer alıyordu. Ne zaman etkinleşmeye başladılar. Şimdi buna göz atalım. Doom Başlıyor 1995 - Günümüz 70'lerin hard rock ve progresif müzik gruplarını yükselişine, ilerleyen yıllarda da çöküşüne tanık olduk. Heavy metal adındaki yeni oluşumla birlikte rock müzik hem alt dallarını filizlendirmeye, hem de eski karakteristik özelliğini kaybetmeye başlıyordu. Punk müzikle gelişen hızlı ve sert müziğin devamında kimse bu kadar hırçın bir müziğin dünyayı istila edebileceğini düşünememişti. Pop müzik adı altında görsel imajın tahta kurulmasıyla işler değişti. Bu görsel bütünlüğü, şan ve şöhreti de sağlayan kurumlar, heavy metal müziğe de al attılar ilerleyen zamanla birlikte. Eski ve büyük grupların albümleri de değişen dünya ve düzeniyle beraber yeni amaca hizmet ediyordu lafım çok ağır kaçmayacaksa. Yeni akım İngiliz Heavy metalin yükselişiyle, Sabbath ekolünden bazı yeraltı grupları türemeye başlamıştı. Büyük gürültü koparmamış bu albüm ve gruplar, Sabbath tarzı heavy anlayışını ve hard rock müziği biraz daha mistik yönleriyle ele alıyorlar, heavy metale biraz yorum katıyorlardı. 90'larla birlikte melankolik gençliğin rağbet gösterdiği müzikler popülerdi. 80'ler kafası karışık ve teknololjiyle yavaş yavaş tanışan bir dönemin çocuklarıydı. Daha çok da, video klip dönemi çocuklarıydı diyebiliriz. İlk kez müzikten çok, önüne geçen görsellik ve imgeler önemli hale gelmişti. Bir konsere gitmeniz de gerekmiyordu bunun için, televizyona bakıp izlemeniz yeterliydi. Net bir söylem veya düşünceleri yoktu 80'lerdeki gençlerin. 90'lı yıllarla birlikte ne istediğini daha iyi bilen; fakat biraz bunalımlı bir dönem bizi bekliyordu. Kafası karışıktı yine bu dönem çocuklarının... Güney Eyaletlerinin katkısıyla stoner rock/metal gelişiyor, kendini geliştiriyordu. Led Zeppelin, Black Sabbath, Blue Cheer gibi rock ikonlarının etkisiyle ve coğrafi özelliklerin vermiş olduğu bazı değişik müzik türlerinin getirisiyle, doom ve stoner burada şekillenmeye başladı. Avrupa'daki topluluklar biraz daha epik kalıyorlardı, Amerikalı gruplar daha net tavırlar sergiliyorlardı müziklerinde. Burada amerikalı grupların altını çizmemizin sebebi de şu; psychedelic rock ve blues bu yörede daha hakim olduğundan ve bu grupların bu özellikleri yaptıkları müziğe eklemesiyle birlikte doom tam anlamıyla oturmaya başladı. Gelenekselci bakış açısının dışında İngiltere'den Electric Wizard çok etkili oldu. (Electric Wizard, hem geleneği koruyan hem de geleneğin dışında bir doom metal grubudur bana göre) Sabbath ekolünden gelen bu topluluk, sözlerinde uyuşturucu, ezoterizm, okültizm, gizemcilik vb. gibi temaları işliyordu. 60'lı ve 70'li yıllarda bu düşünce akımlarına olan ilgi, 80'li ve 90'lı yıllarda kişisel sorunlara odaklı haldeydi. 80'li ve 90'lı yıllarda hızlı, eğlenceli, öfkeli hemen hemen bütün müzik türleri tutmayı başardı. Amerika'dan Grief grubu doom ve sludge metali politik unsurlarla birleştirdi. 89 yılında Justin Broadrick ve ekibi Godflesh endüstriyel metali doom'la birleştirdi. İlerleyen yıllarda Jesu projesiyle Broadrick, shoegaze metal, drone metal, doom rock vb. türlerle deneysel müziklere yöneldi. Doom müziğin gelişmesinde de her zaman ve halen büyük payı olmuştur. 90'ların ortasında black, death metali doom metalle harmanlayan Thorr's Hammer hem öncülerdendir. Hem de sonradan Sunn O))) grubunda da birlikte çalışacak Stephen O'Malley ve Greg Anderson ortaklığının devamını sağlayacak bir projedir. 90'larda Greg Anderson'ın gitar görevini üstlendiği stoner, doom metal grubu Goatsnake doom stoner tanımına tam uyan bir topluluktur. İngiltere'den saykodelik ortamlarda heavy, blues, doom metal yapmak isteyen, 70'lerin ruhunu yakalamaya çalışan Spiritual Beggars ve Orange Goblin grupları halen müziklerine devam etmektedir. Buzzoven, Burning Witch, Iron Monkey döneminde herkesin dinleyemeceği gruplarındandır. Vokaller sludge metal dediğimiz çamurdan farkı yoktur. Müzik çok ağırdır ve kusmuk etkisini hissettirir dinleyende. Boşluk, hiçlik, aşırı depresyon, bunaltı yoğunlukla hissedilir. Başlarda crust, sludge metalle başlayıp, ilerleyen yıllarda çıkardığı her albümle insanı bambaşka boyuta geçiren Japonyalı Corrupted, türler ötesidir. Tek bir parçadan oluşan 70 dakikalık bir doom ziyafetine ve karanlığa sürükler dinleyiciyi bazı çalışmalarında. Doom Metalin Yükselişi 2000'ler ve Doom 1960'lardaki ve 70'lerdeki müzikte ve genel olarak bir moda olan spiritüel akım, 2000'lerle birlikte geri döndü. Müzik artık bambaşka bir yöne kaydı. İnternetin gelişmesiyle, dinleyiciler müzik keşiflerinde büyük rahatlama yaşadılar. The Beatles ile popüler hale gelen doğu ve mistik etkileşimler 2000'lerle birlikte deneyci bir müzik anlayışına sebep oldu. 2000'li yıllarda teknolojik gelişmelerin de etikisiyle, onlarca, yüzlerce müzik türünün doğuşu yaşandı. Halen de sürmekte olan, literatüre her gün bir yenisi eklenen müzik türleri, kategorizasyon sorunsalını da beraberinde getirdi. Bazı eleştirmenlerce ilk post rock müzik grubunun, tarzları ve yenilikçi müzik anlayışları sebebiyle The Velvet Undergroud olduğu kabul edilir. Başka otoriteler ise, buna karşı çıkar. İlk post rock grubunun Mogwai olduğunu söylerler. Post rock ve doom metal arasındaki bağı da şöyle kurabiliriz. Mogwai ve izini takip eden gruplar sayesiyle post metal tarzında türün ortaya çıkışıyla, sludge ve doom metalde de değişik denemeler kaydedildi. Amerikalı sludge gruplarının aksine, post metal diye tabir edilen, duygusal yoğunluğu inişli çıkışlı bir müzik olan post metal, kısa sürede çokça dinleyici kazanmış oldu. Metal müziğin hemen hemen türünden izler taşıyan bu tür; sadece metal değil, elektronik, doom, sludge, caz ve birçok deneysel müzikten de besleniyordu. Crowbar, Eyehategod, Iron Monkey ne kadar sludge/doom metal grubu sayılıyorsa; Neurosis, Cult of Luna, Isis gibi topluluklar da doom-sludge metal olarak kategorilendiriliyorlardı. Post metalin ortaya çıkışı, post rock'ın popülerleşmesiyle olmuştur. Bu müzisyenlerin en büyük artısı; klasik rock ve metal müzisyenleri belirli türlerde müziklerden etkilenmemiş olmalarıdır. Black Sabbath tarzı riffleri, Pink Floyd progresif'liğinde harmanlayan, caz ve progresif müzikten etkilenen, yeri geldiğinde sert ve hızlı hardcore punk, death metal gruplarından da beslenen bu topluluklar, yaratıcılıkta sınır tanımadılar. İşlemesi zor olan birden çok müzik türünü başarıyla işlediler. Deneysel müziğin doruk noktalarına da denk gelen bu dönemle birlikte, denenmemiş müzik tarzı kalmadı deyim yerindeyse... Birbiriyle alakasız ve yan yana gelmesi imkansız türler bu dönemde ortaklık yaptı. Önceleri hardcore punk grubuyken, post metalin bir noktada yaratıcısı olan Neurosis en önemli doom, sludge, post metal gruplarındandır. Syntsizer, efektler ve klavye kullanımı doom metalin gelişmesini sağlamıştır. Mısır tanrıçalarının en büyüklerinden olan ve inisiye olmuş ezoterik topluluklar için büyük kutsallık taşıyan Isis ismini kendilerine grup adı seçen Amerikalı Isis olmuştur. Dağılmış olsalar da büyük işlere imza atmış bir topluluktur. Devamında Aaron Turner, yine bir doom-sludge harikası olan Old Man Gloom ile yoluna devam etmektedir. Neurosis üyelerinin ayrıca, dark ambient projesi olan, Tribes of Neurot isimli grupları da bulunmaktadır. Ayrıca, post metal, stoner metal, doom metal, deneysel metal gruplarına kucak açan Neurot Recordings'in de kurucularındandır. Neurosis üylerinden, Steve Von Till ve Scott Kelly'in americana, folk, country tarzında karamsar yapıda ilerleyen, akustik çalışmaları da mevcuttur. Steve Von Till'in tamamıyla deneysel projesi Harvestman de kulak verilmesi gereken drone ve doom müziğe ait önemli bir oluşumdur. Yine Amerika'dan OM grubu tam da anlatmak istediğimiz, neredeyse kitabın özeti sayılacak nitelikte doom müzik icra etmektedir. Sleep grubunun küllerinden doğan topluluk, drone rock, doom metal, stoner rock müzikleri hint ve doğu müzikleriyle başarıyla harmanlamaktadır. Kitabın ana noktasına uygun müzikler yapan Bong grubu da hemen hemen aynı müzik türlerini daha yoğun bir şekilde icralamaktadır. Hint ragaları, doom metal, ayinsel ritimler, uzun ve son derece ağır parçalar ve daha fazlası Bong isimli grupta bulunmaktadır. Sümer, Maya, Mısır, Pythagoras vb. ayinsel atmosferin 21. yüzyılda resmedilmiş halidir de diyebiliriz. Samsara Blues Experiment de, adlarından anlaşılacağı gibi, hint ve doğu müziklerini, blues, hard rock, stoner rock ve doom metalle birleştirerek, müzik piyasasını derinden sarsmıştır. Son beş yılda adından çokça söz edilmiştir bu grubun da. Eskiden Napalm Death grubunda yer alan, sonradan Sabbath ekolünün bir nevi devamı sayılabilecek Cathedral'in vokalisti Lee Dorrian'ın kuruculuğunu yaptığı, daha çok geleneksel doom metal gruplarına yer verdiği plak şirketi Rise Above Records faaliyetlerine kaldığı yerden devam etmektedir. Kanada'dan Nadja; drone müziği, doom metal sertliğinde birleştirip, türün son yıllardaki öncülerinden biri olmuştur. İki kişiden oluşan Nadja, My Bloody Valentine'den etkilendikleri shoegaze atmosferi doom metalle birleştirmiştir. Bir yıl içinde bazen üç tane albüm bile yayımlayan grubun, sayısız toplulukla ve isimle split çalışmaları da vardır. Bunun dışında Aidan Baker, solo olarak da albümler çıkarmaktadır. Nadja'nın albümlerinin birbiriyle bazen hiç alakası yoktur. Aidan Baker'ın solo albümleri de tamamen deneysel çalışmalardan oluşur. Alman topluluk Bohren Und Der club of Gore da, caz müziği doom'la karıştırıp bambaşka bir türün yaratıcısı olmuştur. Son yıllarda doom jazz grupları da sayıca artış göstermektedir. The Mount Fuji Doomjazz Corporation grubu da, The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble üyelerinden oluşan; Kilimanjaro'nun müziğine göre yoğun black ve death metal havası hakim olan bir diğer projeleridir. Genellikle albümleri de canlı kayıtlardan oluşup, emprovize çalışmalardan ibarettir. Noir, dark ambient, doom, jazz müzikler, sinematografik bir dille aktarılmaktadır. Neden Doom Metal? Çünkü; Rock müziğin saf hali, gerçeği ve özüdür. Heavy metalin başlangıcı, drone gerçeğinin evladı, psychedelic müziğin devamı, Hint ragalarının günümüz müziğine uyarlanmış versiyonu, başlı başına kişisel bir ayin, insan doğasına en uygun ritimdir. Bu yüzden de, kendini yeniliyor gibi görünse de, yok olmaya yakın rock ve metal türevlerinin kurtarıcısı durumundadır. Özgün bir müziktir. Gücünü deneyselliğinden alır; taviz vermez, kendini ifade etmek en büyük derdidir. Maddi çıkarımları fazla yoktur. Tinsel olana önem verip, farkındalığı öne çıkarmaya çalışır. Son kanıt: Sunn O))) meets Nurse With Wound Pandin Pran Nath'in öğrencisi olan La Monte Young'dan devraldıkları minimalist ve deneyci anlayışı, black, death metal, drone ve gürültü olarak çevirebileceğimiz noise müzikle birleştiren Sunn O))) yaklaşık 15 yıldır bu müzikte lider konumundadır. Doom müziğin tam tarifi Sunn O)))'dır. Klasik heavy metal, proto doom metal üzerine, kuzeyin soğuk black metal atmosferiyle beraber, avantgarde, drone, minimalist müziklerden de faydalanmışlardır. 70'lerin sonu, 80'lerin başında yeraltından sesi iyice çıkmaya başlayan endüstriyel gürültü müzisyenlerinden biri olan Nurse With Wound, bir noktada başından beri savımızı destekler niteliktedir. Noise müziğin kökeni de, çok eskilere dayanmaktadır. Tribal adını vermiş olduğumuz kabile ritimlerinden beslenir. Nurse With Wound da, minimalist, drone, ambient ve deneysel müziğin önemli ve gürültülü bir icracısıdır. Drone ve endüstriyel müziği ve bilumum türevi harmanlar. Denemekten kaçınmaz, hayatın içindeki gürültüleri bize aktarır. Sunn O))) da bir yerde Nurse With Wound ile saygı niteliğinde çalışarak, başından beri savunduğumuz düşünceyi kanıtlar. Hipnotik, kendinden geçiren, muazzam bir çalışmadır. Neden yazdım? Kadim uygarlıklarda büyü oldukça önemli yer tutuyordu. Elbette herkes büyü sanatını icra edemiyordu; bunu yapabilenler de önemli kişiler sayılıyorlardı. Şu açıdan bakacak olursak; müzik de bir büyü idi aslında. Pythagoras ve öncesinde Sümerler’de karşımıza çıkan olgu da, müziğin aslında evrenin ruhu olduğuydu. Hatta evrendeki muazzam uyumun müzikal bir ahenk içinde sağlandığı düşüncesine inanıyorlardı. Sayılara inanılmaz anlamlar yükleyip buna inanarak yaşıyorlardı. Platon felsefesinde de önemli yer tutar müzik ve müzik eğitimi. Platon, Pythagoras’tan almıştır öğrendiklerini ve üstüne eklemeler yaparak geliştirmiştir. Pythagoras da Orfe kültünden, inisiye olduğu Mısır ve Babil’den almıştır öğretilerini. Ve kanaat odur ki bütün bu öğretilerin temeli de nihai olarak Sümerlere (ya da bilemediğimiz daha öncesine) dayanmaktadır. *Platon'un döneminde bazı sanat eserlerini de yasakldığını ve bilinen tarihte ilk sansürcülerden olduğu da unutulmamalıdır. Söylemeye çalışıp, altını çizdiğimiz nokta da bundan ibaret aslında; müzik ilk başlarda bir büyü olarak ortaya çıkmış olabilir, bunu savunanlar da mevcuttur. Fransız müzik tarihçisi Jules Combarieu, başlangıçta büyü amaçlı yapıldığını sonradan mitolojik ve dini bir anlam kazandığını belirtir müziğin. Büyü olarak doğmuş müzik, ilkel müziğe yön vermiş sonra dini müziğe dönüşmüş, son olarak da dünyevi müzik halini almıştır. Pythagoras’ın oldukça etkilediği, insanların aynı olmadığı ve bu yüzden devlet nezdinde eşit muamele görmemesi gerektiği düşüncesine sahip Platon’un da etkilendiği bu kavram yine geçmişe, Mısır uygarlığına aittir. Şöyle ki; Mısır’da müziğin icadını Osiris bulmuştur. Osiris ve Mısır müziği Platon’u çok etkilemiştir. Yüzyıllarca değişmeden kalan bu müzik mantığı, o kadar etkilemiş olmalı ki, Platon’un devlet yasalarının değişmemesi anlayışı da buradan gelmiştir. Son yıllarda tekrar hortlayan bir moda akım da ezoterizm olmuştur. Ezoterizmin ya da bu tarz düşünce yapılarının mantığı da kısaca şudur: görünenin arkasında görünmeyen ama gerçek olan algılar ve bu algılara sıkıca bağlı, insanın içinde uyumakta olan gizli yeteneklerin gelişmesi ve geliştirilmesi tekniğidir diyebiliriz. Günümüzde bu açıklamaya nazaran, tam zıt kutba ait insanların da böyle ilgi alanları oluşturması da tamamıyla popüler kültürün ticari taktiği ve başarısının göstergesidir. Ezoterik ve gizli kültlerin asıl amacı da hıristiyanlık öncesi inanış biçimlerinin geri gelmesidir. Dinlerin ve ortodoks bilimin yetersiz kaldığını ve ancak simya ile üst mertebeye ulaşabileceklerini ifade ederler. Leonardo Da Vinci, Isaac Newton gibi isimlerin de, okültizm ve simya ile son derece alakalı kişiler olarak ünleri günümüze kadar ulaşmıştır. Yine popüler kültür vasıtasıyla Da Vinci, filmlere bile konu olmuştur. Milyonlarca dolarlık büyük sektörün içine dahil olduğunu bilseydi mutlu olur muydu, bunu ben bilemem. Sıkça burada da paylaştık: ezoterizm; sıradan insanların ulaşamayacağı ve gizli bilgilerin asla paylaşılamacağı mantığından katiyen dışarı çıkmaz. Çeşitli metaforlar günümüzde nesnel semboller olarak, tüketim maddesi haline dönüşmeye başlamıştır. 1800’lü yıllardan itibaren artan ilgi karşısında özellikle 70’lerde yeni akımın gelişmesi, new age müziğin patlaması ve neo- spiritüelliğin de başlamasıyla kültür karmaşası artmıştır. Şu an dünya üzerinde milyonlarca inanç ve inanç trafiği kargaşası yaşanmaktadır. Hemen hemen hepsi de aynı şeye hizmet ettiklerinin farkına bile varmazlar. Şunu da unutmamak gerekir; günümüz dünyasına hiç uygun olmayan bu düşünce pratiğinde en önemli kurallardan biri de bu işi ticarete dökmemektir. Doğunun fakirleri kavramı da buradan çıkagelmiştir. Maddi dünyadan uzaklaşmış, dünya nimetlerinden fazla yararlanmayan, kendini arındırmış ve sadece bilgiyi ve bilgeliği öne süren bir oluşumun günümüzdeki haline bakınca popüler kültürün hemen hemen her şeyi kendine çekip nasıl da kullandığını rahatlıkla görebiliyoruz. Bütün bunları kısa da olsa niye anlattık? Çünkü; ilk şarkının, türkünün, ağıtın ve yakarışın, dolayısıya da müziğin nereden geldiğini bulmaya çalıştık. Elimizdeki kaynaklar sayesinde müziğin; ses ve dilden sonra ilk kez acı ve ölüm, keder ve ızdırap anında ortaya çıkmış olabileceği düşüncesine sahip çıktık. Bunun dışında kutlama ve şenliklerde eğlence amaçlı yapıldığını, genel olarak da hasat zamanında müzik yapıldığını, günümüzden de pek farklı olmadığını anlamış olduk. Basit ritüellerin hayatımızda hala devam ettiğinin farkında bile değildik. Ölünce çalan merasim ve müzik aynı; evlenince icralanan müzik aynı; sonrasındaki kutlamada yine eğlenceli müzikler var. Kederlendiğimiz vakit dinlediğimiz içli müzikler de değişmedi. Depresyondayken de benzer müzikleri dinliyoruz. Sevişmeden önce de ona uygun müzik ayarlıyoruz; barda, konserde seçtiğimiz ve tinsel anlamda uygun gördüklerimiz de hiç değişmemiş. Benim düşünceme göre; müziğin doğuşu çok ama çok eski uygarlıklara dayanmaktadır; buna karşın, müziğin asıl kökeninin karanlık, ölüm ve acıdan meydana geldiği fikrini savunuyorum. Gün ışığı aydınlatır; ama bizi besleyen karanlıktır. Ölümün kaçınılmaz son olduğunu bilerek yaşamaya devam ederiz; hep biteceğini bile bile. Neyin gerçek olduğunu ve neyin gerçek olmadığını belki de hiçbirimiz bilemeyebiliriz, şu ‘’an’’ın gerçekliği dışında. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, düşünce yapıları ne kadar gelişirse gelişsin, insanın özü değişmiyor gördüğümüz kadarıyla. Belki de daha da bozguna uğruyor, hırpalanıp çıkarlar doğrultusunda kötüye gidiyor. Arayışlarımız hep aynı; soruların yanıtı ise sanatın görünmeyen ama büyü niteliği kazanmış şekli olan müzikte saklı bence. Sihirlerin en büyüğü, büyülerin en güçlüsü, görünmeyen ama görünenden daha kıymetli, evrenin sesi ve seslerinden oluşan gizemli duyular. Karanlığın sesi, ölümün ve acının müziğine hoş geldiniz; yani doom müziğe. Bu kısa çalışmaya inisiyasyon adını vermemin bir sebebi de şuydu: doom müzik başlangıcından beri her şeyi kapsayan ve içine alabilen, Hitit uygarlığı gibi ganimetlerini kendi hazinesine ekleyen ve bu şekilde büyümeyi sürdürebilen bir müzik türüdür. Yaklaşık on yıl içinde tahmin edilemeyecek gelişme yakaladı ve içinde barındırmadığı hiçbir müzik türü yok. Her geçen gün ilerlemesini devam ettiriyor. Doom metal ya da drone doom veya kısaca ‘’doom’’ dinleyicisi müzik anlamında inisiye olmuş kişidir. Nedeni de, caz ve blues'dan gelmesi, karanlığı anlatmasıdır. Hızlı, sert, yumuşak bütün müziklerden beslenmiştir ve iyi dinleyicinin son noktasıdır. Ya da her şeyin başlangıcı mı demeliydim? Sanırım hepsini kapsıyor bu tanım. Bu müzik aslında hep vardı, yeni ortaya çıkmadı; bugün de yine örneklerde açıklamaya çalıştığımız gibi popüler müziğe kurban gidebilir. Sahip çıkalım ve koruyalım. İddia ediyorum, inisiyasyon süreci tam anlamıyla sonlanınca bu müziğin önüne hiçbir güç geçemeyecek. Büyük plak şirketleri bile kapılarını doom gruplarına açtı dersem, tehlikenin boyutunu siz anlayın. Yıllarca kendi içinde yoğrulan bir müziğin ekmeğini bu şirketlerin kendi istekleri doğrultusunda yiyecek olması beni üzüyor. Umarım yanılıyorumdur. Doom müzik, 2000 yılında dünya üzerinde yaşanan internet devriminden sonra gerek alt türleri olsun, gerek desteklediği diğer müzik tarzları olsun dallara ayrılmıştır. Başlıca türleri: doom metal, geleneksel doom metal, drone, drone doom metal, sludge metal, doom sludge metal, stoner rock, stoner doom metal, desert rock, doom jazz, doom dub, funeral doom, funeral death metal, post metal, noise, drone noise, shoegaze black metal, doom black metal, post hardcore, ritual ambient, drone ambient, akustik doom. Doom; her geçen gün artan yoğunluğa sahip, caz müzikten sonra gelmiş geçmiş en büyük müzik türüdür. Belli başlı gruplar ise şunlardır: Etnik Japon müziğiyle doom metali birleştiren grupların da olduğu gibi yaklaşık tek bir parça ve on iki saat süreye sahip doom çalışmaları da bulunmaktadır. Ana tema, ağır ve yavaş olmasıdır. Doom bize gerçekliğin, dünyevi kaygıların, amaçsız boşluğun altında yatan gizli mesajları müzik yoluyla iletir. İçimizden gelen o karanlık sesi dışa vurur. Birushah, Journey To Ixtlan, Jess and the Ancient Ones, White Hills, Halo, P.H.O.B.O.S., The Moon Mistress, Year No Light, Altar Of Plagues, Harvey Milk, Bereft, Black Space Riders, Worm Ouboros, Horse Latitudes, Ice Dragon, Black Sheep Wall, Faal, Conan, Otu, Iron Mtn, Mendozza, Ides Of Gemini, Bongripper, KYPCK, Dark Castle, Kayo Dot, BLCKWVS, Locrian, Mamiffer, Menace Ruine, Cult Of Luna, Isis, Blood Of The Balck Owl, Chaos E.T. Sexual, Scorn, Planks, Undersmile, Witchsorrow, Castle, Urr, Monarch!, Brave Young, Bardo Pond,Eternal Elysium, Tentacle, Runemagick, The Heads, Bloody Panda, Have A Nice Life, Noothgrush, Grief, UFO Gestapo, Candlemass, Spiritual Beggars, Zoroaster, Lords Of Bukkake, Master Musicians Of Bukkake, Samsara Blues Experiment, The Austrian Goat, Abandon, Hour Of 13, Sunn O))), Boris, Grand Magus, Acid Kibg, Bongzilla, Buzzoven, Eyehategod, Cathedral, Coffins, Evoken, Confessor, Core Of The Earth, Goatsnake, Kehlvin, Rorcal, Khanate, Kongh, KTL, Hebosagil, Madder Mortem, Fistula, Hollw Leg, Kylesa, Gorilla Mansoon, Aethenor, Methadrone, Mozergush, Mustasch, Rosetta, Sum Of R, Svarte Greiner, Thou, Cough, Indian, Torche, Today Is The Day, Uearthly Trance, Minsk, Zozobra, Seni Geva, 16, ncestors, Asva, Bonedust, Place Of Skulls, Church Of Misery, Monument of Urns, Pilgrim, Orthodox, Barn Owl, Evan Caminiti, Jon Porras, Pallbearer, Uzala, Swans, Saturnalia Temple, Nadja, The Angelic Process, Apostle of Solitude, Labradford, Black Pyramid, Omega Massif, Aelter, Ajilvsga, The Goslings, Sutekh Hexen, Obiat, Lustmord, Farflung, Topaz Rags, Fursaxa, The Voice Of Eye, Troum, Blood Ceremony, Black To Comm, Jarboe, True Widow, Atriarch, Gahlhammer, The Cosmic Dea, 40 Watt Sun, Aqua Nebula Oscillator, Elder, Boduf Songs, Subrosa, Season (Pre-Din), Brant Björk, Tombstones, Darsombra, Lothorian, Terra Tenebrosa, Dale Cooper Qaurtet and The Dictaphones, The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble, Bohren und Der Club of Gore, A Pale Horse Named Death, Ocean Chief, Magic Circle, Utah, Giza, Mondrian Oak, Spider Kitten, Valley Of Fear, Dust, Hell, Make, Dead Rooster, Alunah, Lotus Eaters, Open Tomb, Ishmael, Salem’s Pot, Grave Siesta, Aleph Null, Wizard’s Beard, Gourva, Major Kong, Arc Of Ascent, Balam, Alkerdeel, Deadspacepilots, Lord Vicar, Aldebaran, Uncle Acid and The Dead Beats, Rose Kemp... Ve bu gruplara yüzlercesi, hatta binlercesi daha eklenebilir. Tekrar söylememiz gerekirse, saykodelik folktan, death metale, ambiyans müziğinden caza kadar her türü içinde barındıran “doom’’ inisiyasyonu bitti. Burada kısa sürmüş olabilir ama yeni başlayanların yolu ve inisiye olması, Pythagoras gibi en az beş sene sürebilir. Benden hatırlatması… Son olarak da; Black Sabbath'ın kapağında Nietzsche'i resmettiği '13' albümünün bir fotoğrafını grubun resmi facebook sayfasında gördüm. Albümü müzik mağazası stoner, doom, sludge bölümüne koymuş diyerek bitirmek istiyorum. Sevgili dostum Halil Duranay’a, Kamil Savaş ve Kült Neşriyat’a çok ama çok teşekkürler. Bir de; 1995 yılında beni Black Saabth'ın Forbidden albümüyle tanıştıran babama çok teşekkürlerimi sunuyorum. Bu kitap bir aceminin başlangıcıydı. Devamı daha güçlü olacağından eminim. Destek veren herkese tekrar teşekkürler. Kaynakça: Akan, Nesrin (2012) Platon’da Müzik, Bağlam Yayınclık Altunay, Erhan (2012) Paganizm- Kadim Bilgeliğe Giriş Hermes Yayınları Bayladı, Derman Pythagoras - Bir Gizem Peygamberi Say Yayınları (2008) Bailey, Derek (2011) Doğaçlama Çeviri: Ali Bucak Pan Yayınları Bilgili, Murat Batının Şövalyeleri Doğunun Fakirleri Ezoterizmle Sırra Erenler (2006) Hermes Yayınları David S. Kidder ve Noah D. Oppenheim (2012) Entelektüelin Kutsal Kitabı. Çeviri: B. Asım Tüccar Maya Kitap Demir, Ali Faik - Çomak, Nebahat Akgün Şaman ve Türk Dünyası (2009) Bağlam Yayınclık Erol, Ayhan (2009) Müzik Üzerine Düşünmek. Bağlam Yayınları Eldem, Burak (2011) Kozmik Okyanus. İnkilap Kitabevi Eldem, Burak (2006) Fraternis. İnkilap Kitabevi Ferguson, Kitty (2008) Kadim Pythagoras Kardeşliği. Çeviri: Sayat Arslanlıoğlu Ayna yayınevi Finkelstein, Sidney (2009) Caz- Bir Halkın Müziği Çeviri:M. Halim Spatar Bilim ve Gelecek Kitaplığı-8 7 Renk Basım Finkelstein, Sidney (2000) Müzik Neyi Anlatır Çeviri: M. Halim Spatar Kaynak Yayınları Gautier, Jean François. Şarabın Tarihi. (2005) Dost Kitabevi Çeviri: M. Nedim Demirtaş Hornung, Erik Ezoterik Mısır (2009) Çeviri: İ. Yunus Soner Kırmızı Kedi Yayınevi Kramer, Samuel Noah. Tarih Sümer’de Başlar. (2002) Kabalcı Yayınevi Çeviri: Hamide Korukan Laing, Dave Tek Akorlu Mucizeler Punk Rockın Anlam ve Gücü (2002) Çeviri: Nigar Özlem Altıkırkbeş Yayın Kaygısız, Mehmet Müzik Tarihi (2009) Kaynak Yayınları Mimaroğlu, İlhan Müzik Tarihi(2011) Varlık Yayınları Mutlu,Latif Uygarlığın Durak Yerleri (2006) Goa Basım Yaın Oakley, Giles Blues Tarihi-Şaytanın Müziği (2004) Ayrıntı Yayınları Osbourne, Ozzy - Ayres, Chris (2011) Ben Ozzy Pegasus Yayınları Picknett, Lynn Şeytanın Gizli Tarihi (2007) Neden Kitap Picknett, Lynn - Prince Clive Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi (2006) Neden Kitap Racy, A.C. Arap Dünyasında Müzik Tarab Kültürü ve Sanatı (2007) Çeviri: Serdar Aygün Ayrınyı Yayınları Schopenhauer, Arthur Güzelin Metafiziği Çeviri: Ahmet Aydoğan (2010) Say Yayınları Solmaz, Metin Rock Sözlüğü (1998) Pan Yayınları Wilkinson, Kathryn Semboller ve İşaretler (2011) Alfa Yayınları Young, Tricia Henry Punk Bir Altkültürün Oluşumu (1999) Çeviri: Hira Doğrul Dost Kitabevi Yayınları Zinser, Hartmut Ezoterizme Giriş (2011) Çeviri Neylan Eryar Kırmızı Kedi Yayınevi
Related Posts with Thumbnails